17 Aralık 2010

Av Mevsimi

Yavuz Turgul filmi deyince iki şeyden emin olabilirsiniz:
1-Muhtemelen filmde Şener Şen vardır. (Sanırım Fahriye Abla dışında tüm Y.Turgul filmlerinde var)
2-Filmin senaryosu ve diyalogları sağlamdır.

Özellikle son yıllarda (CSI dizilerinin yayılımıyla) Türkiye’de de polisiye dizilere ve filmlere doğru belirli bir ilgi ortaya çıkmaya başladı. Beyza’nın Kadınları, Ejder Kaplanı ve nispeten bana daha çok hitap eden Sis ve Gece aklıma gelen ilk örnekler... Tüm bu filmler gerek oyuncularıyla gerekse polisiye konulara el atmalarından dolayı dikkat çekti, konuşuldu beğenildi ve ya beğenilmedi.

Yavuz Turgul ise polisiye olmasa da bu “vurdulu kırdılı” türüne, en çok Eşkıya ve Kabadayı filmleriyle yaklaşmıştı. İkisinde de hikaye, yasadışı-ama kötücül olmayan- güçlü bir karakter merkezinden anlatılıyordu.
Av Mevsimi’nde işler biraz değişmiş, bu sefer ortada bilinmeyen bir hikaye var. Şener Şen yasa tanımaz kimliğinden sıyrılıp bir yasa koruyan/polis kimliğine bürünmüş.

Polisiye türüne hep sıcak baktığını ifade eden Yavuz Turgul’un bu türdeki ilk filmi Av Mevsimi, uzun süredir merakla bekleniyordu. Bu merakın sebebi biraz da güçlü kadrosunun yaratacağı katkı payı olabilir zira filmde Şener Şen’in yanı sıra Cem Yılmaz, Çetin Tekindor, Okan Yalabık, Melisa Sözen gibi bir hayli başarılı oyuncular mevcut. Tabii yanlış anlaşılmasın, film harika bir ekibin performansına sırtını dayamış bir film değil. Tutarlı bir senaryoya, sağlam karakterlere ve akıcı bir kurguya sahip.

Film yeni olduğundan çok fazla detay vermeden kısaca konusundan da bahsedelim; Tüm polis teşkilatının tecrübesinden dolayı Avcı lakabını taktığı, emekliliği yakın Ferman(Şener Şen), yan masasında, nerde ne yapacağı pek belli olmayan –bu nedenle Deli denilen- İdris(Cem Yılmaz), cinayet masasında görevli iki polistir. Bu ikiliye cinayet soruşturmasına gitmeden önce “yeni biri” eklenir; Bu dünyaya tümden yabancı, yeni mezun Hasan.(Okan Yalabık)

Ormanda bulunan bir genç kıza ait el, bu üçlünün tamamen hayatını değiştirecek olaylara neden olur.

Yavuz Turgul’un filmleriniz izleyenler az çok tahmin edecektir ki yönetmenin esas önem verdiği konu: senaryo. Zaten karakterler de senaryoyu öne taşıyan yapıda. Hikayenin gerektirdiği ölçüde pek çok soruna (Organ nakli, namus cinayeti, kadınların ezilmesi) temas eden film bu konularda mesaj vermekten ya da ahkam kesmekten itinayla kaçıyor. Büyük oyuncuların yanında Cem Yılmaz’ın da varlığı filmin popülaritesine yardım eder mi bilemem ama canlandırdığı "Paranoyak, ruh hali inişli çıkışlı Karadeniz’li" polis rolü bugüne kadar ki en iyi performansı diyebiliriz.

Filmin çıkış noktası Yavuz Tanyeli’nin bir resim çalışmasından ve ona aldığı bir nottan esinlenilerek yazılmış.
Yeni bir şeylerin görüleceği aralıklar mutlaka vardır.”
Film bu cümle üzerinden ilerliyor ve cinayetin çözülmesi de bu yaklaşımı destekleyen başka bir tutarlı husus. “Hiçbir şey göründüğü gibi değildir önemli olan bakış açınızı değiştirmektir”  

Filmin tek eleştirilebilecek kısmı sonu olabilir; Şöyle ki
“Ben olayı çözmüştüm” “Sonunda hiç şaşırmadık” gibi… Yorumlar duydum.
Bence film bu iki cümleye harcanacak nitelikte değil.
Sinema seyircisinde bazı kalıplar var. “Her ağlatan film duygusaldır.” “Sonunu ön göremediğimiz film güzeldir.”  “Her polisiye şok edici bir sonla bitmelidir.” Gibi…
Aslında filmi bütün olarak izlemek gerekir ama polisiye türü izleyicilerinde katili yakalama çabası kalıtsal bir durumdur :) Normal karşılamak lazım. Ben de Agatha Christie romanlarında, katili
Hercule Poirot'dan önce bulmak için kitapla epey savaşırdım.

Yazıyı kişisel bir notla bitirelim; Ben de filmin sonunu tahmin ettim. Evet. Ama bu durum filmden bir an bile sıkılmama sebep olmadı. 


6 Aralık 2010

New York’ta Beş Minare

 Film hakkında yazmaya başlamadan Mahsun Kırmızıgül’ün yönetmen olmasıyla ilgili bir herhangi önyargımın olmadığını belirtmek isterim. Hatta en favori yönetmenlerimi düşündüğümde, çoğunun sinema alt yapısı olmaması beni her zaman şaşırtmıştır. Bir yerde bu durumun yönetmeni özgürleştirdiğini ve yeni bir şeyler denemeye yönelttiğini düşünüyorum. Bu fikrim Mahsun Kırmızıgül’ü de kapsamakta. Kendisi, esasen türkücü olduğundan bazı kesimler tarafından “çok sahiplenilmiş”, bazıları tarafından ise “alaşağı edilmiş”  durumda. Aslında bu biraz da kendiliğinden oluşan bir ruh hali; büyük sorunları ele alan, büyük laflar eden filmler yaptığından olsa gerek, arkasında konuşulacak çok konu kalıyor.

Sözün özü, Kırmızıgül’ün, sinemaya gönül vermiş olmasına söyleyecek hiçbir sözüm yok ancak, yeni filmine dair söyleyecek pek çok şeyim var.

Dört senelik taze yönetmenin, gişe başarısı yakalayan filmi Güneşi Gördüm’ü izlediğimde, yönetme tarzı hakkında az çok bir fikrim oluşmuştu. Ancak üzerine olumsuz bir yazı yazmamıştım zira göze batan çarpan öğeler değişebilirdi.
Ama maalesef, durum daha iyiye gitmemiş. Önceki filmleri benim için fazla eğitici ve dramatik olsa da, yine de ortada sağlam bir hikaye (hatta birkaç hikaye) ve gözle görünür bir oyunculuk vardı. Ne var ki New York’ta Beş Minare’de bunlar da yok.

Filmin konusundan kısaca bahsedelim: Türkiye’de çeşitli suikastlardan sorumlu İslamcı terör örgütü tüm polis teşkilatına yaka silktirmektedir. Örgütün başında Deccal kod adlı bir terörist var. Uzun yıllar önce Amerika’ya kaçmış Hacı Gülen. Pardon! Hacı Gümüş (Haluk Bilginer) adındaki bu adamın yakalanması için bir dizi operasyon düzenleniyor. Matrixvari siyah eteklerinden sıyrılan Türk polisleri, iyi kurgulanmış mekanlarda, etkileyici görüntüler eşliğindeki kovalamacadan sonra Deccal’i ele geçiremiyor. Bunun üzerine operasyona devam niteliğinde, polis memurları Fırat (M.Kırmızıgül) ve Acar(M.Sandal) Hacı’yı geri getirmek üzere Amerika’ya gönderiliyorlar.

İşte bu noktadan itibaren bütünlük bozuluyor ve film, kendi içlerinde tekrar birleşmeyen, bir sonraki kareye anlam aktarmayan kısa skeçler derlemesine dönüşüyor.

Daha önceki filmlerinde her soruna parmak bastığı için eleştirilmişti Kırmızıgül. Tamam, bu filmde tek bir sorun var: İslamcı terör ve bunun yarattığı İslamofobi. O kadarını anladık. Ama bu elindeki tek konu madem, haliyle hikayenin çok esaslı olması icap etmez mi? Hacı Gümüş Deccal mı? Geri getirelim mi? Evet. Başka? Haydi bir de kan davası ekleyelim; kendi bindiğimiz dalı keselim.

Filmdeki bazı karakterler klişe ötesi: Her zenci hip hop dinler, Mevlevi semazenler filme ulvilik katar, çakma FBI ajanı da o kadar yüzeysel kurgulansın ki, bir yandan Iraklıları Saddam’dan kurtardıklarını savunurken, bir yandan da Müslümanlar hakkındaki tek düşmanca söylemler ondan çıksın! Ayrıca, “New York’a geldiysek okyanustan bir çekmek lazım” durumları var…

Yanı sıra, kimi sahneler havada kalmış; hatta “bazılarının devamı vardı da montajda filan mı gitti acaba?” diyor insan. Mesela, ülkücülerin yemin töreni: cemaat için para isteniyor, vereceklermiş iki gün sonra. Tamam da ee?  O sahneye geri dönülmüyor. Devamı? Yok. Geçtik zikir sahnelerine, dini program geçişlerde girilen jenerik gibi, güzel çekildikleri için mi varlar? Uzun uzun dolaşılan camiiler, Ayasofya görüntüleri…
“Yani ülkemiz çok güzeldir mi? Ne demeye çalışıyorsunuz?” diye bağırası geliyor insanın.

Filmin Amerika ayağı ile Türkiye ayağı birbirinden tamamen kopuk. İki ayrı film izler gibi. Karakterler, diyaloglara kurban ediliyor, oyuncular da kendilerine yazılan mesajları –doğrudan- vermek zorunda kalıyorlar.
Kardeşini 11 Eylül saldırılarında kaybettiği için Müslümanlara karşı derin bir kin duyan ama bu acıyı yeterince hissettiremediği için karikatür gibi kalan FBI ajanı,(burada da lokal bir kan davası söz konusu fark ettiyseniz) Türk polisleri tarafından yüzeysel bir şekilde tokatlanıyor. O kadar alelacele ve hazırlıksız ki diyaloglar, güçlü olabilecek tüm sekanslar teker teker tükeniyor. Tıpkı Avrupa Birliği yasalarıyla birlikte ülkemizde işkencenin bittiğini” “aynen bu netlikle” Türk polisinin aydın yüzü Acar’dan duymamız gibi. Aynı Acar, emniyet teşkilatında koridorda beklerken, çay ikram edilen -polis olduğunu fark etmediği- amiri Fırat’ı çember sakal-cübbe içinde görünce “Meczuplara da mı çay ikram ediliyor artık!” gibisinden bir çıkışta bulunuyor. Yani böylelikle, Türkiye’nin en modernlerinden (İngilizce bilen, işkence yapmayan) polisi, aslında tamamen dış görüşüne bakarak bir kesimi “ötekileştirmiş” oluyor.
Bir başka karakter,
Hacı’nın karısı Maria, o Hıristiyan (Evet, boynunda kocaman haçı var) O kadar liberal bir aile ki Hacı’nın kızı da bir başka Amerikalıya gönlünü vermiş, hızlıca evleniyorlar. Ha “Bu arada kilise düğününün ardından imam nikahı da yapılacak!” (O kısmı göstermedik ya, belirtelim)
Yapmayın, seyirci bundan daha zeki beyler!
İslamofobiye karşı bir film yaparken, filmi neredeyse tamamen dinsel sahnelerle dolduran yönetmen, gözü yaşlı imam efendinin “hoşgörü” mesajlarıyla süslediği konuşmasının ardından, “Allahu ekber” nidaları eşliğinde, kafa kesme sahnelerine öyle bir geçiş yapıyor ki, olay amacından tamamen sapıyor; önceki sulh görüntülerinin izi bile kalmıyor, bana bile “İslam, teröre meyilli bir din mi?” diye sorduruyor.

Filmin sonu nasıl bağlanıyor? 90 dakika İslami terör izledik, kafa kopmalar, operasyonlar, FBI, işkenceler, kaçırılmalar… Hacı da iyi bir adammış. Her şey münferit bir dava için miydi? Eh keşke Amerika’ya gitmeseymişsiniz o zaman. Bitlis civarında geçen bir kan davası filmi yapılsaymış da olurmuş.

Film, en sağlam durması gereken yerlerde öyle hatalar barındırıyor ki ayakta ayıplamamak elde değil; “İslam hoşgörü dinidir” diyor, ama görüntülerden aklıda kalan iz, İslam’ın “şiddet” ve “fanatiklik” barındırdığı düşüncesini güçlendiriyor. “İslam barış dinidir” diyor filmin sonu kan davasına bağlanıyor. Pes.
New York’ta Beş Minare, maalesef gelişmekte olan bir yönetmenin “senaryo yazacağım” diye tutturması nedeniyle heba olmuş bir film. Yüksek bütçeli olması veya iyi oyuncuların yer almış olması filmi bir yere kadar taşıyor. Mesajları bu kadar net veren bir film dünya sinemasında asla ciddiye alınamaz. Fellini, “Faşizmin iğrençliğini bayağı cinsel sahnelerle veririm” derken;  Kim Ki Duk, filmlerinin tamamen anlaşılması gerekmediğinden, insanların içlerinde bıraktığı izin yeterli olduğundan bahsederken bu kör göze parmak mesajlardan acilen vazgeçilmeli.

26 Kasım 2010

Durdurulamaz/ Unstoppable

Aksiyon denince akla gelen iki üç isimden biri olan Tony Scott’un yeni filmi Durdurulamaz, iki saat boyunca hız kesmeden devam eden bir “tırnak yeme filmi.” Marifeti; fazla dallanıp budaklanmadan direkt konuya odaklanan heyecanlı bir aksiyon olması diyebiliriz. İlk başta verilen “Gerçek bir hikayeden alınmıştır” bilgisi izleyiciyi, filmin sahiciliğine önceden inandırdığı için fazladan da gerilebiliyorsunuz (:

Tony Scott için (son senelerde yaptığı filmler sinema eleştirmenleri tarafından bir kalemde silinse de) “aksiyonun doğasını iyi bilen” bir yönetmen diyebiliriz. Top Gun, Denizde İsyan, Fanatik, Enemy of the State, Spy Game, Deja Vu, bunlar aklıma bir çırpıda gelen filmler… Özellikle Fanatik’ten sonra filmlerine, gerilim unsurunu oya gibi işleyen Scott’un bir yandan da daha az tansiyonda, oyuncu performansına dayalı bir film grubu da yok değil. (Son Görev, Metrodan Kaçış gibi)
İşte Durdurulamaz bu iki kategorinin tam ortalarında bir yerlerde durmakta. 

Yönetmenin fetiş oyuncusu Denzel Washington(100 milyon dolarlık filmin 20 milyonu kendisine verilmiş) tren yolu şirketi tarafından zorunlu istifaya zorlanmış tecrübeli makinist Frank rolünde. Uzay Yolu’ndan hatırladığımız Chris Pine ise, Frank’in yanında tecrübe kazanması gereken genç bir kondüktör(Will). Bu ikili birlikte geçirecekleri ilk iş gününde ikinci sınıf dertleriyle beraber işe koyuluyorlar. (Frank çok çalışmaktan kızının doğum gününü atlamıştır. Will’in ise uzun süredir eşiyle arası bozuktur) Derken yarım mil uzunluğunda yüksek miktarda yanıcı madde taşıyan bir trenin kontrolsüz bir şekilde üzerlerine geldiği haberini alıyorlar. Bu durumdan bin bir zorlukla kurtulmalarının ardından ikili, bu sefer savuşturdukları belanın tam olarak peşine düşüyorlar.

Trenin basit bir insan hatası ile yürümeye başlamasından itibaren aynı şekilde hızlanan filmi aksiyon severlere gönül rahatlıyla tavsiye edebilirim. Filmin yan hikayeleri veya genel kurgusunda bazı klişeler var tabii ama neticede “germek için” yapılmış bir film bu. 
Sonu gelmez tren sesi -biraz yorucu olsa da- aksiyonda hiç bir aşırılık yok. Scott kamerayı iyi kullanabilen bir yönetmen olabildiğinden, sahnelere katılan iki ekstra kamera, helikopter vb. pek çok filmde gerek duyulan bilgisayar desteğini aratmıyor. 
Filmin gerçek bir hikayeden alınmış olması belki başta seyircinin gözüne sokulmasa dahi iyi olabilirmiş zira nedenini anlayamadığım bir şekilde bu algı, Holywood bilinçaltında artı puan anlamına geliyor.

Merak eden olur diyerek ekleyelim: Orjinal hikaye, 2001’de yoldan çıkan bir yük treninin Ohio’ya doğru iki saat boyunca 66 mil kontrolsüz gitmesi olayından esinlenilmiş. Aynen filmdeki gibi bir mühendis treni başka bir trenle takip edip vagona tırmanmak suretiyle durduruyor ve olay kazasız atlatılıyor. Bu hikaye Zor Ölüm 4. ün senaristi Mark Bomback’ın elinde süslenmiş püslenmiş daha da gerilimli bir hale gelmiş.  

28 Ekim 2010

Sihirbaz (The Illusionist)

Sylvain Chomet’i, 2004 senesinde izlediğim muhteşem bir animasyon olan “Belleville’de Randevu” (The Triplets of Belleville) filmi ile keşfetmiştim. Chomet, bu animasyon filmiyle, 2004 Akademi Ödülleri’nde iki dalda aday olmuştu. Ne var ki o sene, En İyi Animasyon Oscar’ı, CGI teknolojilerinin el çizimlerine oranla ne kadar ileri gidebileceğine işaret eden furyanın ilk ayağı, Kayıp Balık Nemo’ya gitmişti.
Belleville’de Randevu, özetle, Madame Souza’nın tek başına yetiştirdiği torununun, Fransız Bisiklet Turu’nda yarışırken kaçırılmasını anlatan neredeyse diyalogsuz bir macera filmi.

Chomet, henüz 2003’de bu animasyon projesi için, hayranı olduğu Jacques Tati’nin filminden bir alıntı kullanmak istemiş ve izin almak için Tati’nin kızına ulaşmış. Bunun üzerine Sophie Tati, babasının 1956’da (kendisi ve ya kız kardeşi için) yazdığı ve ta o zamandan bu zamana kadar saklı kalan projesini Chomet’e teslim etmeyi uygun bulmuş.
Tati’nin senaryosuna olduğu gibi sadık kalınmış, sadece hikaye Çek Cumhuriyeti’nde geçerken, gotik şehir sever yönetmen, mekanı İskoçya’ya kaydırmış.

İşte Sihirbaz’ın hayat bulma öyküsü böyle.

Konu olarak, 1960’ların İngiltere’sinde, devri bitmek üzere olan gösteri dünyasında var olmaya çalışan Tatischeff adlı sihirbazın hayatının bir kesitini anlatıyor.

Rock starlarının televizyon ve sahneleri işgal ettiği dönemde, gösterilerini -payına düşen- kalabalık barlar veya gürültülü piknik eğlencelerinde yapmaya çalışan Tatischeff, yine bu gösterilerinden birinde bir iş teklifi alıyor ve yolu İskoçya’ya düşüyor. İskoçya’nın uzak adalarından birinde, Iona’nın kalabalık bir barında yaptığı gösteri ilgiyle karşılanıyor hatta öyle ki izleyicilerden biri –Alice- onun “gerçekten” sihir yaptığına inanıyor. Otelde oda görevlisi olan bu yeniyetme genç kız ile sihirbazın arasında tatlı bir ilişki doğuyor. Aynı dili bile konuşamayan neredeyse baba-kız ikilisi geri dönüş vakti geldiğinde de ayrılmamaya karar veriyorlar.

Filmdeki başkarakter sihirbaz Tatischeff için kısaca, Tati’nin çizgiye dönüşmüş hali diyebiliriz. Zaten yönetmen, animasyonun bir bölümünde de Tati’nin kendi filminden (Amcam) alıntı gösteriyor izleyicisine.
Ünlü mim ustası ve yönetmen Jacques Tati, tıpkı animasyonundaki gibi eli belinde, şapkası, papyonu, şemsiyesi, sigarası ile zarif karakteristik bir beyefendiymiş.
En büyük sıkıntısı kalabalıklaşan şehir, yeni icatlar, elektronik aletler karşısındaki yetersizliğine işaret etmesi, hatta filmde, Texas işi boynuzlu lüks arabayı yıkamaya çalışması, en sonunda beceremeyip, arabayı yağmurun altına getirmesi de Chomet’ten Tati’ye giden bir gönderme değildir de nedir (:

“Küresel şehrin pırıltılı vitrinleri, arkadaki derinleşen yoksulluğu gizler. Modern kent dekoru ve kalabalığı gerçekliği örten bir tüldür “

Film aslında tam bir modernizm eleştirisi, bu vurgu her kalemde hissedilirken, bir yandan da Alice’in çocukluktan genç kızlığa geçişini (kırmızı babetlerden topuklulara) ikincil öyküde izliyoruz.

Spoiler* Sonucunda ilk aşkını bulan Alice her babanın kabusu olduğu üzere sevdiğine doğru uçup gidiyor. Geriye de sihirbazın notu kalıyor.
“Magicians do not exist”
(Bu arada Filmekimi'nde izlediğim filmin, final için oldukça anlamlı olan bu son cümlesi,  “Sihirbazlar Çıkamaz” olarak çevrilmişti. Herhalde exit olarak gördü çevirmen arkadaş, buradan teessüf edelim)

Film hakkında;
Film için 80 animatör çalışmış,
Film 300.000 çizim, 400 plandan oluşuyor,
Filmin bütçesi 130 milyon sterlinmiş.
29 Ekim'de vizyona giriyor
http://www.lillusionniste-lefilm.com/

13 Ekim 2010

Of Gods and Men

1995’de yönetmenliğini ve başrolünü üstlendiği filmi, “Don't Forget You're Going to Die” ile Cannes’de Jüri özel ödülü alan Xavier Beauvois’ın festival kapsamında gösterilen filmi “İnsanlar ve Tanrılar”, Prize of the Ecumenical Jury Ödülü ve Yabancı Dilde En İyi Film Akademi Ödülü’nün yanı sıra, Tim Burton’un başkanlığındaki Cannes Film Festival’inde Grand Prix ile onurlandırıldı.

Hikaye, 1996’da Kuzey Afrika’da dağların zirvesine kurulmuş bir manastırın çevresinde geçiyor. Burada yaşayan sekiz Fransız Trappist* rahip, idabetlerinin yanı sıra civardaki müslüman köy sakinlerine ilaç ve tedavi yardımı işini de üstlenmiş durumda. Bölgenin halkıyla huzur içinde yaşayıp giderlerken Cezayir’deki tansiyon yükseliyor ve radikal İslamcılar şiddetin düzeyini iyice arttırıyor. Bir gece, silahlı militanlar tarafından manastırları basılınca, can güvenlikleri tehlikeye giren rahipler gitmekle kalmak arasında anlaşmazlıklar yaşamaya başlıyor.
Konu, tek bir mum ışığının aydınlattığı masada zaman içinde oylanarak çözülüyor.

Film, hikayesini 1996 yılında Cezayir’de gerçekleşmiş gerçek bir hadiseden alıyor. Yapımcı Etienne Comar bu acı olayı, 10. yıldönümünde film projesi olarak gündeme taşımış. Söylediğine göre rahiplerin arkalarında bıraktıkları notlardan kaçırılışlarına kadar olan süreçte, neden hala Cezayir’de kalmayı istedikleri konusunun irdelenmesi gerektiğine inanmış.
Comar, senaryo taslağını 2008’de filmin yönetmeni Beauvois’a götürmüş. Aynı manastırda görevli iki keşiş ve Franco-Amerikan bir manastır danışmanı ile çalışmışlar. Senaryo, hayatını kaybeden rahiplerin ailelerine gönderilmiş ve hepsinden olumlu yanıt alınmış.

Oyuncular, rollerine adapte olmaları için bir ay profesyonel yardım almışlar ve her bir oyuncu-katolik olmayanlar dail- bir haftasını Tamié Abbey’de geçirmiş. Gerçek bir rahip gibi yaşayıp ilahi okumasını öğrenmişler.

Filmin geçtiği yer ise Fas’ın Tioumliline bölgesindeki 40 senedir hiç kullanılmayan, Benedictine manastırı. Yapım ekibi, mekanın Fas’a ait bir bölge olduğu algısını yenmek için neredeyse yepyeni bir köy kurmuş, ortam, kıyafetlerden tutun bölge bitkilerine kadar, Cezayir’e ve orjinal manastıra benzetilmek için uğraşılmış.

Hayatta kalan rahiplerin Fransa’ya geri dönmeyip, Fas’da başka bir manastırda, bölge halkına yardım etmeyi sürdürdüklerini belirtelim. İnanç ve fanatizmi merkeze alan film için, olmuş bir olayı saptırmadan anlatıyor diyebiliriz ve hatta yönetmen, bazı bölümlerde ülkesi adına özleştiri yapmaktan da çekinmiyor. Amerika’da Ground Zero İslami kültür merkezi tartışmaları manipüle edile dursun, Fransız yönetmenin çıkıp böyle sıra dışı bir konuya el atması güzel. İnançlarını "karşı tarafa etki etmek" için kullanmayan din adamlarının tercih ettikleri hayat biçimlerinin son anları ilgiye değer.



Trappist*: Çok sıkı koşulları olan ve konuşmayı da yasaklayan Katolik mezhebine bağlı rahip

11 Ekim 2010

Somewhere/Başka bir yerde

Ünlü Amerikalı yönetmen Francis Ford Coppola'nın kızı Sofia Coppola'nın üçüncü filmi olan Başka bir yerde, Eylül ayında Venedik Film Festivali'nde büyük ödül Altın Aslan'ı kazanmış bir film. Bayan Coppola’nın (kendisi de ünlü bir babanın kızı olduğundan) çocukluk anılarından esinlendiği filmin başrolünde Blade’in kötü vampiri Stephen Dorff yer alıyor. Dorff, çılgın ama amaçsız bir hayat yaşayan Hollywood yıldızı Johnny Marco’yu canlandırıyor.

Johnny, Los Angeles’da Chateau Marmont Oteli'nin bir odasında yaşamakta olan ortalama şöhretli bir star.
(Süper karizmatik olan bu otel, aynı zamanda sessiz film döneminin efsanesi Greta Garbo’nun yaşadığı, John Belushi ve Helmut Newton’un öldüğü oldukça ünlü bir yer)

Otelde her türlü hizmet mevcut; kat görevlisi Johnny’nin diyetini takip ediyor, bir diğeri istek üzerine Elvis’den ona şarkı söylüyor. Evinde habersiz partiler veriliyor, kadınlarla kolay ilişkiler yaşıyor, yapacak hiç bir şeyi olmadığında ya bir yarış pistinde -fiyakalı arabasıyla- gaza basıyor ya da –evine, aslında şovları pek de harika olmayan!- ikiz striptizcileri çağırıyor. (ve uyuyakalıyor : )

Johhny hayatında bir şeylerin eksik olduğunu biliyor, “bir yere” (somewhere) gitmek istiyor...
Ama nereye onu bilmiyor...

Ta ki eski karısı arayıp, “çocuk yetiştirme” işine biraz ara vermek istediğini söyleyene kadar. 11 yaşındaki kızları Cleo (Elle Fanning) ilk kez uzun süreli olarak onun yanına geliyor. Gerçek bir baba figürü olmayla ilgisi olmayan Johnny -zorunlu da olsa- ilk kez kızıyla baş başa kalıyor, onunla zaman geçirmeye başlıyor, dahası kendi hayat biçimi konusunda da –içinde-bir şeyler değişiyor.

Film, şöhretin getirdiği handikaplarla ilgili bir taşlama olarak özetlenebilir. Coppola, (kendi vekili olan) Cleo’nun gözünden bu hayatın eğlenceli tarafını çocukça anlatırken başka bir tarafta ilişkilerin, aslında ne kadar yüzeysel ve anlamsız olabileceğini gösteriyor. Tabii ki bu film, sıcak bir aile komedisi değil, yani babasının yanına giden küçük kızın her şeyi düzeltmesi ve hep birlikte mutlu olmaları gibi tipik bir anlatı da hız da yok. Hatta bazı yerlerde başrolün içine girdiği sıkıntılı ruh halini direk içinizde hissediyorsunuz. Bazen hiçbir şeyin olmadığı, konuşulmadığı tamamen uzun sessiz kareler filme hakim oluyor. (Yüzünün kalıbı çıkarılan Johnny’nin yaklaştıkça canavara dönüşen görüntüsü) Az kıpırdayan kamera, sizi önce karakterin olduğu mekana, sonra da içinde bulunduğu sıkıntılı ana hapsetme gücünde. (İşte bu noktada gösterimde gördüğüm Nuri Bilge Ceylan’ın filmi beğendiğini düşünmüştüm (: )

Coppola, geç de olsa kendini keşfetmeye karar veren hedonist bir adama, kendince yol gösteriyor. (özellikle yönetmen hanımın da anne olduktan sonraki ilk filmi belirtelim)
Başladığı gibi bitmeyen! bu filmden şahsen anladığım; eğer bir çocuğum olursa, hayatımı nasıl geçireceğim konusunda sapmak istemeyeceğim bir haritam olacağı (:
Sanki “Fazla düşünmeye gerek yok” diyor yönetmen, karışıklıklar ve engeller aklınızı karıştırmasın.
Çocuğunuzun olduğu tarafa gidin.
Cleo's heart is his true home. She is the “somewhere” he needs to get to

8 Ekim 2010

Sammy’nin Maceraları

Geçtiğimiz Çarşamba, işimle ilgili teknik bir aksaklıktan dolayı sabah 5’e kadar bilgisayar başındaydım. Hani yapmaya çalıştığınız şeyle ilgili uğraşırken yorgunluk hissetmezsiniz ama -tam işiniz bittiğinde- aniden bitap düşersiniz ya, benim de aynı bu şekilde oldu (:

Ertesi gün Sammy’nin Maceraları 3D Animasyon/ filminin basın gösterimine gitmek için bir kuvvet kalktım yataktan, zaten animasyonlara bayılırım, bir de gösterimleri kaçırmak istemediğimden erken erken kalktım üç saatlik uykuyla Maçka’ya -sanırım bir gözü kapalı- gittim (: G-Mall sinemasının ikramı olan börek çöreklere yüz vermeden acil sabah kahvesine ulaştım ki zaten saati 10:30 yapmışız, salona buyur edildik. Taktık gözlükleri “Sabah sabah animasyon nasıl gidecek şimdi” düşünceleri beni ele geçirmek üzereyken film başladı. Beşinci dakikada uykum kaçtı keyifle gülmeye başlamıştım bile!

15 Ekim’ de vizyona girecek olan Sammy’nin Maceraları, beyaz perdenin en şirin deniz kaplumbağasının başından geçenler şeklinde özetlenebilir. Sammy adlı dostumuz California’da doğduktan sonra onun gibi yeni doğmuş başka bir yavru kaplumbağa (Shelly) ile karşılaşır. Şans yaver gitmez ve ilk görüşte aşık olduğu Shelly’i hemen kaybeder. Önünde koca bir okyanus, karşılaşılacak nice tehlikeler, yaşanacak yeni bir hayat olan Sammy, doğduğu denizlerden Antartika’ya kadar olan macera dolu bir serüvene başlar.

Aslında film Belçika yapımı, yönetmen Ben Stassen, Meksika’da 6 yaşındaki oğluyla tatildeyken, kumsalda yumurtadan çıkan kaplumbağaların, bölgeye inşa edilen otel nedeniyle denize ulaşamadıklarını fark etmiş, yavrulara yardım eden insanların gösterdikleri sevgiden ve ilgiden etkilenerek bu filmi yapmaya karar vermiş. Daha sonra senaryosunu, bir önceki filmi “Fly Me to the Moon”da da birlikte çalıştığı Domonic Paris’e emanet etmiş.
Filmi izlerken sanki Hollywood yapımı bir film izler gibi hissediyorsunuz. Özellikle cepte, Kayıp Balık Nemo gibi denizaltı dünyasına el atan iyi bir örnek varken, iki filmi karşılaştırmamak mümkün değil. Ama benim kişisel fikrim bu filmin Nemo’dan ayrışabildiği yönünde. Zaten yönetmen CGI teknolojisine epey hakim olduğundan filmin 3D boyutunun da tatminkar hissedildiği bölümler oldukça keyifli.
Konu olarak aşk hikayesinin eklendiği filmin; deniz kirliliğine, hayvanların insanlarla olan olumlu/olumsuz ilişkilerine de temas etmekten geri kalmadığını da belirtelim.
(Son olarak, karakter favorimin Fluffy olduğunu da söylemezsem içimde kalır.)

Filmin web sitesi: http://www.samy-lefilm.com/

Not: Film Afrika’da(Johannesburg) 4D oynuyormuş. Hidrolik koltuklarda, ileri giderek, suda sallanarak, zaman ayarlı su, rüzgar ve sıcaklık değişimlerinin hissedildiği bir film izlemek de epey eğlenceli olabilir-di  ):
(Misal Mart ayında da Kore’de Avatar 4D gösterilmişti, onları da pek kıskanmıştım.)



6 Ekim 2010

Centilmen (The American)

Filme İsveç’in karlı dağlarında başladık, sonra sıcacık dar sokaklarla dolu, sarı renkli bir kasabaya gittik. Bu filmle ilgili en büyük merakım, şüphesiz yönetmen Anton Corbijn’in ne yapacağı idi... Sessiz sakin kareler bekliyordum, durağanlık bekliyordum. Eh, aradığımı görsel olarak buldum denebilir. Aslında Hollandalı bir fotoğrafçı olan Corbijn, son 30 senedir sayısız klibi ile de epey ün salmış durumda. 1980’de Joy Division grubunun solisti Ian Curtis’in intiharı üzerine, merhumun eşi Deborah’ın anılarından yola çıkarak, görsel yetisine işaret eden ilk filmini yapmıştı.(Control) İlk denemesi olmasına rağmen oldukça etkileyici bulunan film Cannes’dan da ödüllerle döndü. Ian gibi bir karakterden kolayca Rock’n Roll filmi yapabilecekken, güzel bir drama çıkaran Corbijn’i bu ikinci filmi çekmeye ne sürükledi bilemiyorum. Son yıllarını gerilim romanları okuyarak geçiren yönetmenin filmi, konu olarak baktığınızda, manen çöküş içinde olan bir adamın, alışılmadık bir atmosferde yaşadıklarını konu alıyor. Film, iyi çekilmiş konu olarak –bana-vasat gelse de, güzel bir film. Hani baştan sona ilgiyle takip ettiren cinsten değil (Mesela yeni vizyona girecek Stone öyle bir film)

Biraz konudan bahsetmek gerekirse,
Suikast planlarının ve saklanmaların arasında yalnız bir hayat geçiren Jack, silah yapma ve adam öldürme konusunda oldukça hünerli bir adamdır. İsveç’deki son görevi umduğundan biraz daha sert sonuçlanınca, karanlık işvereni Larry’e alacağı işin “son görevi” olacağını haber verir ve -emekliliğini deneme- süresinde İtalya’da küçük bir kasabada saklanmaya başlar. Bu süreçte daracık sokaklarla, giderek ölümden uzaklaşan Jack, kasabanın rahibi Benedetto ile arkadaşlık kurar. (Tabii ki her kiralık katil gibi o da Tanrı’yı kaybetmiştir)

Filmde araya sıkıştırılmış gibi duran, ama bir yandan da tam onun üzerine konumlandırılmış gibi görünen bir de aşk hikayesi var. Jack, kasabalı bir fahişe Clara ile romantik bir ilişkiye girer. Ona olan ilgisi dikkatini dağıtmakta ve konumunu tehlikeye ataktadır. Bu romantik oyunlar devam ederken yeni görev gelir: Belçikalı bir kadın, Mathilde, ondan uzun menzilli özel bir silah yapmasını ister.

Clooney’in -biraz da aynı roller mi denk geliyor artık bilemiyorum ama- her yeni filminde, bir öncekindeki karakteri görmeye başladım. Michael Clayton (Avukat) olsun, Ryan Bingham (Aklı Havada) olsun ya da bu son Jack (Centilmen), hep yalnız, tek başına, çevresiyle pek ilişki kuramayan tipler. Tamam hani hepsi katil değil ama pek özenilecek bir yaşam tarzları da yok. Umarız yeni filminde bu tiplemeden tamamen uzaklaşır.

Son söz olarak, Amerikalı; diyaloglar veya akıcı bir kurgu üzerine kurulmuş bir film değil. Bunalımlı bir modda, gerilimli piyano tınısı eşliğinde akıyor, bu atmosfer, bir tesadüf değil tabii ki, Corbijn’in içinde olmamızı istediği nokta. Bir başka tasarlanan sonuç da filmin sonuyla ilgili. Jack’in akıbetini buradan söylemeyelim, zaten sizi çok da ilgilendirmeyecek diyebilirim zira yönetmen bize Jack’in(adı o ise eğer) nereden geldiğini, gerçekte kim olduğunu anlatmıyor. Haliyle film boyunca ona olanlar size pek koymuyor.
Her şey bir yana, film bittiğinde bir saat boyunca yemek yemişsiniz ama bir türlü doymamışsınız gibi bir his kalıyor damağınızda.

15 Eylül 2010

Machette

Ustura filmini görmek bana memleketim İzmir’de kısmet oldu (: Hem filmi sevdim hem de sinemaya dört kişi gitmenin zevkine vardım (bana pek az denk gelmekle birlikte, filmlere kalabalık -en azından biriyle- gitmeyi çok severim, hem eğlenceli olur hem de film bittikten sonra üzerine konuşacak biri çıkar) Bizim kaf kaf ekibimizde de durum böyle oldu, grupta benim de dahil olduğum üçlü filmi sevdik, çok güldük, amma velakin dördüncümüz nefret etti!

Bu durum size film hakkında birazcık fikir verebilir (:

Yönetmen Robert Rodriguez, kısaca “bilinçli kült” diyebileceğimiz “Camp” kategorisinde çektiği yeni filmi Machette ile Grindhouse projesine devam ediyor. “Nedir şu grindhouse furyası, anlamadık gitti” diyenler için bir parantez açalım zira mevzuyu bilmezseniz filme anlam vermeniz zor olacaktır.

Grindhouse, yönetmen Robert Rodriguez ve yapımcı Quentin Tarantino’nun 70'li yıllarda büyürken gönüllerinde derin izler bırakmış, ucuz B filmlerinin harap kopyalarının gösterildiği getto sinemalarında oynayan filmlere itafhen yaptıkları projenin adı oluyor. Amerika'da büyük film stüdyolarının oynatmaya tenezzül etmediği bu filmler nelerdi derseniz; İtalyan polisiyeleri (Death Proof), Uzakdoğu Kung-fu filmleri(Kill Bill), ucuz eski Mexican Western'ler (Planet Terror) ve geriye ne kalmışsa! Seri çekilmiş korku ve pornodan hallice erotik filmler...

Şu anda Grindhouse’ların akıbeti ne oldu derseniz; 80’lerin başındaki Disney çılgınlığı neticesinde, salonların çoğu kapanmak zorunda kaldı. Video Klüpler devreye girdiğinde ise iyice salon müşterisini kaybeden Grindhouse'lar tarih olmuş oldu. Ucuz filmler ise sadece video’ya sıkıştı. Büyük stüdyolar veya esaslı yönetmenler her daim bu tip “dandik” filmlere burun kıvırdılar. Ta ki Tarantino’ya kadar.

Bu sıradışı yönetmen yıldız oyuncuları, Ucuz Hong Kong Karate filminin ortasına koyup yüksek bütçeli bir A sınıfı Hollywood filmi yapınca hayalet hortlamış oldu. Üstelik bu deneme seyirci ve eleştirmenlerden tam not aldı. Durumdan güç alan Tarantino aynı hızla devam etti, kendi ve Rodriguez'in Grindhouse projesi 2 film ("Death Proof" - "Planet Terror") ve 4 sahte fragmandan oluşan bir bütün ortaya çıkmış oldu. (İşte Ustura filmi bu sahte fragmanının hayata geçmiş hali oluyor)

Evet bir an filme geri dönemeyeceğiz sandınız ama şu an dönüyoruz (:

Filmin kısaca konusundan bahsedelim;

Ailesi “kötü adamlar” tarafından katledilen Meksikalı eski bir federal ajan, Texas’ da işçi olarak çalışıp saklanmaktayken bir politikacı tarafından bazı pis işler yapması için tutulur. Tabi bir süre sonra bu işin içeriği belli olur ve Machete kendini başka bir savaşın içinde bulur.
Latin gangster rollerinin aranan oyuncusu Danny Trejo, çok fazla mimik kullanmadan zaman zaman komik zaman zaman sıkıcı olduğu filmde, zincirleme klişeler silsilesinin ortasında yer alıyor. Film, majör kötü adam Steven Seagal ile başlayıp, benzer bir hesaplaşma sahnesi ile bitiyor. Filmde bir diğer bomba, ırkçı politikacı rolünde Robert De Niro. Başka bir ayrıntı ise, filmin içine gizlenmiş incelikli bir Amerika sınır politikası eleştirisi.
Filmde, Grindhouse geleneklerine uygun her şey var. Basit bir kurgu, intikam öyküsü içinde ham şiddet (bol kan), güzel ajanlar, (sarışın kadın, savaşçı kadın, sevişen kadın, hemşire kadın, rahibe kadın... yani her türlü kadın : )

Film bittiğinde aklınızda pek çok şey kalabilir, neler bunlar; Pek çok kan hatta vücut parçaları, abartılıdan saçmalığa giden aksiyon, seksilikten bayağılığa varan çıplaklık, yetenekten komikliğe varan dövüş sahneleri gibi. Olay, bunları dudağınızda bir tebessümle seyredip seyretmediğinizde bitiyor. Film kesinlikle herkesin beğenisine uygun değil. Ama ruhu yakalayabilirseniz oldukça eğlendirici olabilir.

Not: Filmi beğendim beğenmesine ama her daim tercihim Q.Tarantino’dur. (Söylemezsem olmaz : )

3 Eylül 2010

Salt

Dead Calm, The Saint, The Bone Collector filmlerine dayanarak, sağlam bir senaryoya dayalı kaliteli aksiyon izleyebileceğime emin olduğum Phillip Noyce’un son filmi Salt vizyonda. Bana bir iki kere önerilen filmi sonunda gördüm. Eğer kovalamaca seviyorsanız ve Jolie hayranıysanız, şöyle diyelim, “Sıkılmazsınız”. Ama beni filmde tutan unsur hikayedir diyorsanız bir parça hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz.
Aslında bir erkek için düşünülen Edwin Salt, ilk önce Tom Cruse’a önerilmiş ancak Cruse, benzer başka bir projeyi (Knight and Day) tercih edince, Noyce; Tomb Raider ve Mr.and Mrs. Smith filmlerinde aksiyona uygun olduğunu kanıtlayan Jolie’yi düşünerek, küçük bir değişiklikle isimi, Evelyn Salt’a dönüştürmüş.
Karakteri için, aylarca CIA danışmanlarıyla çalışan, dövüş teknikleri öğrenen, filmi dublör kullanmadan bitiren(helikopterden atlama sahnesi dahil), bıçak atma ustası 6 çocuklu bu hanım, filmin aksiyon kısmının hakkını veriyor dersek haksızlık etmemiş oluruz.
Kısaca filmin konusuna değinmek gerekirse; ülkesi için zor görevler başarmış bir CIA ajanı olan Salt, bir Rus ajanını sorgularken "CIA içinde" bir Rus ajanın olduğu bilgisini alır. Ancak problem, bahsedilen köstebeğin “Kendisi” olmasıdır. Masumiyeti diğer ajanlar tarafından şüpheyle karşılanan Salt, gözaltından kaçmayı başarır ve aksiyon başlar. Bu kaçışın ardındaki sebep eşini korumak ve adını temize çıkarmak mıdır yoksa Salt gerçekten bir Rus ajanı mıdır?

Film, hikaye ve kurgu olarak hiçbir karmaşa yaşatmıyor, her şey net, neler olacağı belli, şaşırma yok. Hal böyle olunca aksiyon oranı da bazı sahnelerde inandırıcılığını kaybetmekle beraber oldukça yükselmiş, hatta film bir aksiyonun içine sıkışmış gibi.

Rus düşmanlardan bir türlü vazgeçemeyen yönetmen,(halbuki yeni trend Müslümanlar. Bkz:24) bu döneminin bittiğini kabul etmediği gibi, Nükleer füzeleri Mekke’ye nişanlayan elleri de Rus yapmış. Masum Amerika! Yazık ona.

spoiler* Filmde kötücül amaçları tam olarak anlaşılamayan Ruslar, kendi yetiştirdikleri ajanları hem Rus hem de Amerikan başkanının hayatının kurtarınca biraz bozulmuş olmalılar (:

Alttan alttan dandik Amerikan propagandası yapan bu filmde Jolie’nin ne aradığı da apayrı bir merak konusu. Unisef elçisi, mütemadiyen Afrika’ya giden, savaşta yetim kalmış çocukları evlat edinen, Pakistan’a 1 milyon dolar bağış yapan, şu sırlar -kimsenin ilgilenmediği- Bosna Savaşı sırasında geçen bir film çekmeye soyunmuş Angelina Jolie, bu inandırıcılıktan uzak filmde ne yapıyor acaba? Bence Jolie kolayını bulmuş, Amerikan toplumuna fazla gelen parayı topluyor, ihtiyacı olan tarafa veriyor (:

28 Ağustos 2010

Ne var ne yok

The Invention Of Hugo Cabret

Martin Scorsese, Harry Potter’dan etkilenmiş olacak ki bugünlerde, Brian Selznick'in sihir temalı çocuk romanından uyarlanan bir film çekmekte. Paris tren istasyonunda yaşayan ve saatlerden sorumlu olan kimsesiz bir çocuğun, bir gün saati tamir etmeye teşebbüs etmesiyle başlayan gizemli macerayı konu ediyor. Yanlış hatırlamıyorsam gösterimi 2011 Aralık aynında.

Oyuncuları arasında Ben Kingsley, Sacha Baron Cohen, Christopher Lee, Jude Law gibi sağlam ağabeyler olan filmde “kimsesiz çocuğu” kimin oynayacağı merakımı cezbetti.



The Social Network

Facebook filmi olarak tanımlanan “The Social Network” filminin ilk fragmanı yayınlandı.

http://www.thesocialnetwork-movie.com/ Film bildiğiniz gibi dünyanın en popüler sosyal ağı facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg’i ve Facebook’un kuruluş süreci ve sonrasında yaşananları konu alıyor. İnternetçiler için ilginç olabilir.

Ekim ayında gösterime girecek olan The Social Network filmi, 400 milyondan fazla aktif kullanıcısı olan bir sosyal ağ işin içinde olunca herhalde tüm zamanların en yoğun sosyal medya etkisini yaratacaktır diye düşünüyorum. Ben daha ziyade yönetmen David Fincher neler yapacak bu filmde onu merak ediyorum.





Jack Goes Boating

Capote’den beri hastası olduğum, Philip Seymour Hoffman’ın yönettiği bir film. Aslında Jack Goes Boating 2007 de oynanan bir Bob Glaudini oyunu. Yine aynı oyunda Hoffman Jack’i oynamış ve bu şekilde filmi için altyapı olurşturmuş anlaşılan. Oyun, Joseph Papp tiyatrosunda 6 hafta oynamış ve özellikle New York Times’dan övgüler almış.

Bakalım yönetmen koltuğundaki Hoffman nasıl, görelim (:







Yepyeni Bir Hayat

İşte merak ettiğim bir film. Koreli yönetmen Ounie Lecomte’un kendi hayat hikayesinden esinlenerek yazıp, yönettiği A Brand New Life – Yepyeni Bir Hayat, babası tarafından yetimhaneye bırakılan 9 yaşındaki bir kız çocuğunun hikayesini anlatıyor… Berlin Film Festivali’nde Özel Mansiyon kazanmış.

Özetle; Jin-hee, babası tarafından Seul yakınlarında bir yetimhaneye geri alınmamak üzere bırakılır. Babasını çok seven Jin-hee onun bir gün geri döneceğine inanmaktadır. Yetimhanedeki diğer çocuklar, batılı aileler tarafından evlat edinilme motivasyonuyla yaşarken, Jin-hee yetimhaneye uyum sağlamakta direniyormuş. Türkiye’ye Temmuz’da gelen film hangi sinemada ne ara gösterildi hiç bilemiyorum. Sonra da kopya film alma! Oldu.

26 Ağustos 2010

Inception

Seyretmeyen kalmamıştır muhtemelen diyerek şu Inception olayına bir girelim artık. Geç bile kaldık. Bu sene seyrettiğim en güzel filmin yönetmeni Nolan, 2008 de, Batman serisinin son perdesi Kara Şovalye ile epey ezber bozmuş, mekan ve karakter kurgusuyla neler yapabileceğine işaret etmişti.

Türkçe’ye tam tercüme ile “Başlangıç” olarak çevrilen Inception, konu ve aksiyon olarak oldukça hızlı, zihin bulandırıcı bir film.
Malum “Yaşadığımız dünya, gerçek dünya olmayabilir” rotası daha önce el atılmış bir yön (Matrix) ancak Cristopher Nolan, üzerinde 10 sene çalıştığı bu konuyu öyle güzel senaryolaştırmış- bağımsızlaştırmış ki, filmi algılamak için kesintisiz dikkatle izliyorsunuz.

Filmin konusu, esasen bilinçaltında geçiyor. Rüya katmanlarına girip –fikir hırsızlığı yapan- bir ekip bu sefer, “fikir çalmak yerine bir fikir yerleştirme” işi alıyor ve sektör büyüğü bir şirketi yolundan saptırmak adına rüyalar aleminde gerçekleşecek olan sabotaj planına başlıyorlar.

Christopher Nolan, insomnia tedavisi gördüğü dönemden hakim olduğu bilinçaltı bilgilerinden, filminde epey yararlanmış gibi.“Rüyaların katman katman olması, rüya ile gerçek dünyadaki zaman aralıklarının farklılaşması ve düşme hissi ile uyanma.” Bunlar rüya gören şanslı insanların onaylayabileceği güzel detaylar.

Filmin oyuncu kadrosu da oldukça iyi seçilmiş. Performansını katlayarak ileriye götüren Di Caprio, rüya hırsızlarının başı Cobb’u gayet iyi şekilde canlandırıyor. Maalesef rüyalarını hiç hatırlamayanlardan olan Di Caprio, rolünü kavramak için, bu konularda epey kitap okumuş, söylediğine göre Nolan’ın tüm rüyalarını bir bir dinlemiş.

Miles rolünde Michael Caine, Japon aktör Ken Vatanabe, Cillian Murphy işadamı Robert Fischer, tekinsiz ve öfkeli Mal rolüyle Cottilard ve özellikle Cobb’un sağ kolunu canlandıran, Joseph Gordon-Levitt karakterlerinde oldukça başarılılar. (Oyunculuk notu için yerçekimsiz alandaki dövüş sahnesi bile yeteli) Rüyalarına sızılan kişileri inandırmak adına, rüya ortamını “tasarlayan” Ariadne, rüya mimarı rolünde. (Juno’dan beri aşırı yetenekli olarak tanımlanan Ellen Page) Filmdeki ismi de Ikarus olarak bilinen Yunan mitolojisindeki hikayenin prensesine–gönder-ilmiş. Mitolojik hikayede, prenses sevgilisinin içinde bulunduğu labirentten kaçması için ona yol gösteriyor.

Filmde, kurgudan aksiyona, görsel efektlerden müziğe, gerilimden duygusallığa kadar her şey yerli yerinde.
Evet filmin sonunun net olmaması bazı izleyici kısmında sinirbozukluğu yaratabiliyor ama ne olursa olsun, Her "son versiyonunu" haklı çıkaracak bir kurgu söz konusu. Benim de kendime göre savlarım var tabii, ama başkansın var saydığı son da muhtemelen doğru çıkacaktır. Film de gücünü buradan alıyor zaten.
Filmin müziklerini yapan (Gladyatörden tanıyor olabilirsiniz) Hans Zimmer, filmin gerilimine gerilim katan muhteşem müziğiyle apayrı bir yetenek.

Bu sene güçlü bir şekilde önerdiğim tek film diyebilirim.

Bu arada “rüyadan uyandıran” şarkı olarak Edith Piaf merkeze konmuş!

"Non, Je Ne Regrette Rien"
Hayır, hiç ama hiçbir şeyden
Hayır, hiçbir şeyden pişman değilim
Bana yapılmış iyilikler ve kötülüklerin
Hepsi aynı bana
Hayır, hiç ama hiçbir şeyden
Hayır, hiçbir şeyden pişman değilim

Ödendi, süpürüldü, unutuldu
Geçmişten bana ne.
Anılarımı yaktım gitti
Artık acı ve zevklerime ihtiyacım yok
Aşklarımı tremololarıyla beraber süpürüp attım
Sonsuza kadar sildim, elde var sıfır.

Hayır, hiç ama hiçbir şeyden
Hayır, hiçbir şeyden pişman değilim
Bana yapılmış iyilikler ve kötülüklerin
Hepsi aynı bana
Hayır, hiç ama hiçbir şeyden
Hayır, hiçbir şeyden pişman değilim
Çünkü yaşamım,
Çünkü zevklerim
Seninle başlıyor bugün.

23 Temmuz 2010

Son Hava bükücü/Avatar

Bir arkadaşımın evinde televizyon kanallarını değiştirirken, ev sahibesi Ayça’nın, elimdeki uzaktan kumandanın üzerine atlaması ve “Bu benim takip ettiğim bir çizgi film, kaçıramam” diyerek beni unutup, izlemeye başladığı bir çocuk dizisiydi Avatar. Benim 2007’nin sonlarında bu şekilde tanışıp, “Bakayım ne menem bir şeymiş” diyerek takibe aldığım dizi, gerek çizgileri, gerek kurgusu, gerekse hikayesi ile zaten -animasyon sever- gönlümde ta o zamandan taht kurmuştu.
Aslında tam da bu nedenle filminin geliyor olması bana pek keyif vermedi zira “ilk hali” beğenilmiş bir şeyin ne olursa olsun “versiyonu-nun” aynı tadı vermediği de çok karşılaşılır bir durumdur.

Ne var ki yönetmenin M. Night Shyamalan olduğunu öğrendiğimde içime biraz su serpildi.

Shayamalan, onu bir fenomene dönüştüren ödüllü filmi (herhalde izlemeyen kalmamıştır) Altıncı His’in dışında, Köy, Ölümüz, Sudaki Kız ve Mistik Olay filmleriyle de (aynı alkışı almasa da) kendi tarzında, orijinal hikayelerin peşinde koştuğunu göstermiştir. Küçüklüğünüzde nasıl favori bir masalcınız varsa (benimki büyük teyzemdi), mitolojik bir masalı da izlemek için, Shayamalan doğru adrestir.
Gelelim filme;
İnsanların, tuhaf hayvanların, özel güçlerin olduğu fantastik bir dünyada Uzak Doğu kültürünün alt yapısındaki Hava, Su, Toprak, Ateş elementlerinin özelliklerini taşıyan dört ulus barış içinde yaşamaktaydı. Her bir ulusun kendine özgü bir yapısı yaşantısı vardı. Su Kabileleri, Toprak Krallığı ve Hava Göçebeleri, kendi şehirlerinde ticaretle ilgileniyorlardı. Ateş Ulusu ise bu toplulukların en güçlü olanıydı. Her toplum, kendi elementinin formuna etki edebilme becerisine sahip “Bükücü”’lere sahipti. Örneğin Ateş Ulusunda bir bükücü küçük bir mum alevini, büyük bir aleve dönüştürerek bunu silah haline getirebiliyordu.
Film bu dengelerin bozulduğu savaş döneminde başlıyor. Ateş Uygarlığı diğer topluluklara karşı savaş açmış, yeni Avatar’ın bir “Hava bükücü” olarak doğacağı gerekçesi ile tapınaklardaki Hava Göçebelerinin hepsini öldürmüşlerdir. Avatar, tüm bu ulusların arasındaki barışı korumakla görevli, dört elementi de bükebilme yetisine sahip tek kişidir ve Hava bükücü olarak doğmuştur. Savaş süreci nedeniyle gözetmeni Keşiş Gyatso tarafından 16 yaşına gelmeden -Avatar olduğu- söylen Aang, korkup kaçmış bu sayede soykırımdan kurtulmuş, yüz yıl boyunca bir buzulun içinde donup kalmıştır ta ki Su Kabilesinden Katara ve Sokka kardeşler tarafından kurtarılana kadar. Aang, geri döndüğünde dünyaya barışı getirmek için kolları sıvar ama ilk önce yapması gereken bir şey vardır.
Avatar eğitimini tamamlaması ve Hava dışındaki elementleri de bükebilme yetisini kazanması…

Shyamalan’ın bu hikayeyi seçmiş olmasının nedeni, tamamen kızının bu diziyi takip ediyor olmasıymış. Kızının diziye olan sadakati (tüm izleyenleri için geçerli denebilir) onu çok etkilemiş. Dizinin sürükleyici kurgusu ve gerçekten sağlam bir mitolojiye dayandığını belirtmek doğru olur. Filmden ziyade animasyonu anlatıp durmamdan anlamış olabilirsiniz. “Avatar” serisini yaratan Michael Dante DiMartino ve Bryan Konietzko, mitolojiyi oluşturmak için 6 yıllarını harcamışlar. Tabi ki bu kadar detaylı bir altyapı filme aktarıldığında en büyük handikap, bazı detayların atlanacağı korkusu oluyor. Shyamalan’ın elinden çıkan ilk senaryo 4 saati aşınca DiMartino, olaya el koymuş ve tüm süreçte ekip olarak yardımlarını esirgememişler.

Daha önce devamı olan filmlere bulaşmayan yönetmen için, bu film oldukça yenilikçi denebilir. Hikaye, uyarlama bir animasyon, filmin geneli, Shyamalan’ın hakim olmadığı kadar bilgisayar destekli olmak durumunda. (CGI)

Film, anlatımı, oyunculuklar, hikaye ediliş ve efektler konusunda ezilmeden su yüzüne çıkabilmiş gibi. Animasyonunu seyredenlerin eksikliğini hissedebileceği pek çok şey var evet, ama yine de iyi bir uyarlama denebilir. Zaten Shyamalan’ın da aldığı eleştiriler konuya dair olmazken, bütün karakterlerin Asya’lı olduğu bir kurguda, tüm başrolleri bembeyaz Amerikalılara vermiş olması. Ben aslen bir Kafkas olan Noah Ringer’i (Avatar) çok beğendim. Tekvando yeteneğinin dışında rol yapması da gayet ileri düzeydeydi. İki kardeşin de özellikle Katara’nın fazla maviş ve olgun kaldığı da gözümden kaçmadı. SPOILER* (-ki ileride Katara’nın Aang’la yakınlaşma durumları var.)

Tabi tüm bunlar filmin, “Her yaşa, her ulusa” hitap etmesi anlayışıyla –gözden kaçan- değil özellikle seçilen durumlar, ben de çekirdek kadroyu animasyondaki tiplerine benzer hayal etmiştim ancak bu nedenle, filmi izlerken tadım da kaçmadı. Ayrıca Sihirbaz’ın Çırağı’ndan sonra adam gibi bir iki efekt gördüm rahatladım (:

Shyamalan, seçtiği konuyu (ilginizi çeker ya da çekmez) tutarlı, ilham verici bir şekilde, monotonlaşmadan anlatma becerisini göstermiş. IMDB ve rottentomatoes.com’da notlar düşük ama ben izleyin diyeceğim. Hatta animasyonunu seyretmeyenler için gayet güzel bir fantastik film.

15 Temmuz 2010

The Sorcerer’s Apprentice/ Sihirbazın Çırağı

Bu film için de şöyle diyebiliriz,
Jerry Bruckheimer için: Sen dizi yapmaya devam et
Nicolas Cage: (put him in a Cage :)

Hikaye, 2000 senesinde Dave, 10 yaşındayken başlıyor. Okul ile gezideyken hoşlandığı kızın notu uçuveriyor ve tesadüfen onu, Balthazar’ın işlettiği (Nicolas Cage), Manhattan antika dükkanı’na götürüyor.

Dave, Balthazar’ın Merlin’in çırağını bulma ümidiyle kendisine verdiği yüzüğü taktığında, yüzük eline göre şekil alıyor ve bir gerçek ortaya çıkıyor. Dave’in bir sihirbaz çırağı olduğu gerçeği.

Antikacıda yaşanan arbede, kötü büyücü Morgana’nın 1000 senedir hapsedildiği matruşkanın da kaybolmasına sebep oluyor.

Daha sonra film bir on sene ileri atlıyor, Dave (Jay Baruchel) küçükken Antika dükkanında yaşadıklarının hayal olduğu varsayımı ile ilgili tedavi görmüş, asosyal bir fizik öğrencisi olarak karşımızda. Bana göre filmin en aksayan tarafı da bu. Jay Baruchel, filmi alıp götürecek başrol için oldukça acemi görünüyor. Yani ortada büyük laflar var, “Many evil spirits will be raised from the dead tonight” ama bunu David mi engelleyecek oluyor insan? Dave, Balthazar’dan aldığı part time sihirbazlık derslerini ikinci sınıf komedi unsuru içeren mızmızlanmalarla sürdürüyor, insanı süper kahramandan soğutuyor.

Cage, ise dağınık saçları komik şapkasıyla film boyunca sağa sola ateş topu göndermekten vazgeçmiyor. Tüm film bir özelliği olmayan -efektleriyle de pek fazla ayrışmayan- sihirbazlık-aksiyon mücadeleleri ile sürüyor, Cage, gardiyanlığını yaptığı “ hapishane-matruşkalardan” birine kendini kapatsa da çıkmasa bir daha dedirtiyor (:

Monica Bellucci ise bu tatsız salatada chery domates niteliğinde

The Back-up Plan/B Planı

Babasıyla ilişkili arazlar nedeniyle yıllarca istikrarlı bir ilişki tutturamayan Zoe, (Jennifer Lopez) sonunda doğru kişiyi aramaktan vazgeçer ve son fırsat kaçmadan anne olmaya karar verir. Havalara uçarak gittiği doktor randevusundan dönüşte ise hayatının erkeği olma ihtimal yüksek olan pek sevimli Stan ile tanışır.

Zoe, peynir üreten bir çiftliği olan Stan’e çabucak aşık olur ve ondan vazgeçmek istemeyince, hamileliğini (ve belirtilerini) saklamak durumunda kalır.

Tabii son kertede malum sırrın ortaya çıkmasıyla soğuk bir duş alan Stan, (peygamber yüreği olduğundan) durumu kısa sürede kabullenir.

Sözün özü film, doğum ile ilgili komik olmayan espriler ve eften püften gerginlikler eşliğinde bu ikilinin filmin sonuna doğru birleşeceğini bilerek devam ediyor.

Film içeriği veya oyuncular hakkında çok yorum yapmaya hacet yok, Jennifer Lopez için geri dönüş filmi olan B Planı, bu haliyle keşke dönmeseymiş dedirtiyor. (Hatta bana sorarsanız, Lopez U-Turn den sonra sektöre veda etseymiş de olabilirmiş) Filmin konsept olarak zaten değerli bilgiler vermesini ya da düşündürmesini beklemiyordum ama en azından orijinal diyaloglar olsaymış iyiymiş zira filmin 20 dakikası bitmeden sıkılma emareleri baş gösteriyor. Ayrıca belirtmeden geçemeyeceğim, filmde bir evde-doğum bölümü var ki, değme korku filmlerindeki şeytan çıkarma sahnelerinde daha az korktum denebilir- Komedi unsurunu arttırmak adına ipin ucunu kaçınca, çizgi komediden bayağılığa doğru hızlanarak gidiyor maalesef.

9 Temmuz 2010

Soraya’yı Taşlamak

Süreyya’yı Taşlamak, İran’ın küçük bir köyünde masum bir kadının zina yaptığı gerekçesi ile, recm ediliş hikayesini anlatan bir film. Yönetmen Cyrus Nowrasteh’in İran kökenli olması, doğma büyüme Amerikalı olmasının önüne geçememiş gibi.
Film, 1986 yılında İran asıllı Fransız gazeteci Freidonue Sahebjam’ın Kupayeh köyünden geçerken yolda arabasının bozulması ile başlıyor. Zorunlu olarak uğradığı bu köyde, gazeteci olduğunu fark eden bir kadın (Zehra) zahmetli de olsa onunla konuşmayı başarıyor. Tüm derdi ise bir gün önce haksız yere taşlanarak infaz edilen yeğeni Süreyya’nın hikayesini dünyaya duyurmak.
Sahebjam kayıt aletinin düğmesine basıyor, Zehra başlıyor anlatmaya;
Süreyya, 22 yıldır Ali’yle evli. İki küçük oğluyla pek bağ kuramamış, eşinin pek değer vermediği iki de kızı olan, şiddet gördüğü halde kocasına karşı kusur etmeyen bir eş. Ancak bir gün Ali’nin komşu köyde gördüğü 14 yaşında bir kıza göz koymasıyla işler değişiyor ve bir an önce bu evlilikten kurtulmak istiyor. Nafaka almayacağını öğrenince koşullar nedeniyle boşanmaya yanaşmayan Süreyya, başta kocası, köyün mollası ve muhtarının da içinde olduğu bir kumpas sonucu zina ile suçlanır. Şeriat kanunlarına göre cezası kesilir. Recm uygulanacaktır.

Hikayenin odaklandığı tüm karakterler, Süreyya dahil maalesef çok yetersiz. İkinci sınıf tiyatro sahnesi gibi algılanan köy o kadar yapıştırma ki tüm bu yapaylık içinde, hikaye tüm etkisini yitiriyor.

Süreyya’yı Taşlamak filmi, ilk bakışta çok trajik özellikleri olan bir kültürü araştırır gibi görünse de filmi izlerken pek öyle hissetmiyorsunuz. Kötü İslam yorumu ile yönetilen İran’da, taşlanmaya giden bir kadının öyküsü böylesine içi boş, derinliksiz mi anlatılmalı? Hikayenin geçtiği topraklardaki kültüre, yaşantıya veya insanına dair hiçbir empati kurmayan film, kültürü boktan, halkı da şeytan gösterirken, esas konuyu da kötücül bir kocanın karısını öldürtme hikayesine dönüştürüyor. Son derece derin ve acımasız bir gerçeği, son derece yüzeysel anlatma cüretini gösteriyor ve gerçekten dikkat çekmesi gereken bir hayat hikayesini çarçur ediyor.

Soraya kim bilemiyorum ama hikayesini öğrendiğimiz Süreyya, bu güzel ismin manası gibi cennetteki güneşin ışığına dönüşmüş müdür bilemiyorum ama filmi izlediyse oralardan yönetmene bir iki bakış atmış olabilir.

1 Temmuz 2010

Roman Polanski: Wanted And Desired


Polanski’nin, sıra dışı filmlerinin (favorim The Pianist) dışında özel hayatı, onu bu çağın en çok tartışılan yönetmenlerinden biri yaptı. Roman Polanski: Wanted And Desired belgeseli, Marina Zenovich’ in elinden çıkma, 70’lerde dünyayı sarsan Polanski’nin 13 yaşındaki bir genç kızla cinsel ilişkiye girdiğini iddia eden skandal davayı anlatıyor. Başta Polanski, arkadaşları, dönemin gazetecileri, avukat ve savcı ile yapılan röportajlar bu dava ile ilgili bilinmeyen acizlikleri ortaya döküyor. Herkes bu dava ile ilgili muhakkak bir şeyler duymuş okumuştur, bu belgesel konuya biraz daha derinden bakmamıza sebep oluyor. Halk nezdindeki ünlü olmanın avantajına işaret eden “Paran varsa adaleti satın alabilirsin.” Kanısının ne kadar haksızca olduğunu ve “Adaletin”, gösteriş meraklısı bir yargıç ve sorumsuz medyanın eline düşünce nasıl tamamen tersine de dönebildiğine şahit olabilirsiniz.
Ve işin komiği süreç devam ediyor....

32 yıl önce kendisini Vogue kapağında hayal ederken yönetmenin eline kurban edilen küçük Samantha'nın -bugün iki çocuklu bir anne olan- Samantha Geimer’ın davadan çoktan vazgeçmiş, iki sene önce Polanski ile karşılıklı gelip onu manevi olarak affettiğini ilan etmiş olduğunu da belirtelim.


Filmin sitesi:
http://www.romanpolanskiwantedanddesired.com/
Film, 2 dalda Emmy ödülü ® ve En İyi Belgesel Kurgusu dalında Sundance Film Festivali ödülü aldı.


28 Haziran 2010

Ondine

Hikayeye göre;
“Eşlerinden biride deniz kızı (Amphitrite) olan deniz tanrısı Poseidon’un kızı Ondine, bir savaşçıya (Hans) aşık olur. Ondine aşkı uğruna tanrısal güçlerinden “ölümsüzlükten” vazgeçer ve bu şövalye ile evlenir. Ancak bir süre sonra Hans deniz kızından sıkılır ve başka bir kadınla onu aldatır. (Ulen mitoloji de bile aynı durum aynı :) Uğruna pek çok şeyi göze alan kızının aldatılmasına kızan Poseidon, şövalyeye büyük bir ceza verir. Şövalyeyi yaşayan bir ölüye çevirir. Soluk alma yetisini kaybeder ve kalbi atmaz, yani istemsiz hareketleri ancak istemli olarak yapması gerekmektedir. Şövalye bu duruma uzun süre dayanamaz ve öleceğini bile bile uykuya dalar. Bu yüzden doğumsal merkezi solunum yetmezliğine lanet her ne kadar deniz tanrısından da gelse Ondine’s Curse (Ondine’ın Laneti) adı verilir. (Gerçi bazı yerlerde bu cezayı kızgın hanımefendinin bizzat kendisinin de verdiği rivayet edilir.)


“Sisler dönerse ve Zümrüt Ada’nın çetin güzelliği etrafında deniz "fokurdarsa" bunun bir İrlanda masalı olduğunu bilirsiniz.”


Neil Jordan'ın “İlahların Aşkı” olarak vizyona giren yeni filmi Ondine’i için, basite indirgersek, deniz kızı efsanesinin modern bir uyarlaması diyebiliriz. Syracuse (Colin Farrell), alkol problemi yüzünden eşinden ayrılmış, kendi halinde bir balıkçı. Herkes ona sarhoş olduğu zamanki haline gönderme olarak “Circus” diyor. (ses benzerliğinden dolayı sirk manasında)
Syracuse ise iki buçuk senedir ağzına içki koymamış, hayatını kendi standardına göre olabildiğince düzeltmiş. Bunun tek sebebi ise diyaliz makinesine mahkûm kızı Annie.

Film, İrlanda’nın Cork şehrinin puslu kıyılarında başlıyor. Syracuse'un nadiren dolu çektiği balıkçı ağına bir şey takılıyor. Su yüzüne çıkan şey: Çok güzel genç bir kadın. (Alicja Bachleda) Ölmek üzereyken denizden çıkarıyor onu, yüzeye çıkınca nefes almaya başlayan kadın, ürkek tavırlar sergiliyor, hastaneye gitmek istemiyor. Aslına bakarsanız kimsenin “onu görmesini” istemiyor.

Adının “Ondine” (Dalgalarla gelen) olduğunu söyleyen bu kadın, Syracuse’un yıllar önce vefat eden annesinin evinde kalmaya başlıyor. Syracuse, kızı Annie’ye onu bir masal kahramanı gibi anlatmaya başlıyor. Ancak, bir süre sonra o masala kendi de inanıyor…

Gerçekten de, denizden gelen bu misafirin anlaşılmaz bir dilde söylediği şarkı esnasında bir anda bir sürü balık tutuyor olmaları, Annie’deki gözle görülür iyileşme ve Ondine’in çevresine getirdiği şans ve mutluluk rüzgarı, bu hikayenin bir “masala” evrilmesini oldukça kolaylaştırıyor.

Filmin merkezindeki yalnız balıkçı Colin Farrell, Syracuse rolünde sadece güzel bir performans değil, Ondine’i canlandıran rol arkadaşı Alicja Bachleda’dan bir ‘hayat arkadaşı’ çıkarmış. Farrell’ın “14 yıllık kariyeri boyunca en çok sevdiği ve geri dönmek istediği karakterin Syracuse olduğu” söyleminden anladığımız kadarıyla bu film, karakter gibi kendisine de "Aşk" getirmiş görünüyor (:

Filmin müzikleri olduğu gibi görüntüleri de güzel. Sisli puslu ve karamsar atmosferden nasıl bir deniz perisi masalı çıkar derseniz, cevap için Christopher Doyle’a başvurabilirsiniz.

Masallara inanmaya başlayın…

23 Mayıs 2010

You Don't Know Jack

“Ölümcül hastalığı olup da onuruyla ölümü seçenlere danışmanlık yapılır.”

Dr. Jack Kevorkian 1987 yılında Michingan’daki yerel bir gazeteye bu ilanı vermişti. Takip eden yıllarda 130 kişi Kevorkian’ın bu hizmetinden yararlanacaktı…

Geçtiğimiz ay Amerika’da You Don't Know Jack filminin galası yapıldı. Kevorkian filmin galasında, kendisini canlandıran Al Pacino’yla birlikte hazır bulundu.
Rain Man ve Sleepers ile tanıdığımız Barry Levinson’un yönetmenliğini yaptığı film, hastalarına kendi rızalarıyla ötanazi uygulayan Dr.Kevorkian'ın, ötenaziye karşı olanlarla giriştiği hukuk mücadelesini anlatan güzel bir biyografi örneği.

Kevorkian, staj zamanlarında bile marjinal fikirleriyle öne çıkan bir patolog. Ölüm döşeğindeki insanların fotoğraflarını çekiyor, ölen insanların kanlarını yaşayanlara enjekte edilebileceğini savunuyor. 80 sonlarında ise iyileşme umudu olmayan insanlara “yardımlı intihar” seçeneği sunuyor. Kilise, tıp dünyası ve Michigan savcılarının şiddetle karşı çıktığı toplam 130 kişinin ölümüne yardımcı olan, bunun sonucunda 1991 senesinde doktorluk yapması yasaklanan, ötenazi karşıtı bir yasa olmadığı için hapse atılamayan aykırı bir doktor. Amerikan halkı kendisine karşı ikiye bölünmüş, hayatını acı çekerek geçirmek durumunda olan hastalar ve onların “ölme hakkını” savunanlar, diğer tarafta Kevorkian’u Tanrı’yı oynadığı gerekçesiyle suçlayan muhafazakar kesim.

Film “Kişiye ait ölüm hakkı” ve “bunun bir doktor” tarafından desteklenmesi gibi oldukça hassas bir çizgide ilerliyor. Doktorluğun özüyle çelişkiye düşen bu “ölüm desteği” halkın inançlarına ve ahlak kurallarıyla çelişince Dr. Kevorkian (Bay Ölüm) Michigan halkını ve yetkilileri karşısına alıyor ve hayatını bunun mücadelesine adıyor.
Film, Kevorkia’ın kendi icadı olan, hastanın kendini zehirlemesine yarayan makine-Mercitron (merhamet makinesi) ile öldüren Alzheimer hastası Janet Atkins’den başlayıp hapse girmesine kadar olan 9 senelik periyodu anlatıyor. Eh, film bir biyografi olunca hikaye edilen kişi çok önemli oluyor tabii. Haliyle filmi beğenip beğenmemek de bununla çok ilgili.

Filmi izlemek, hikayeye bağlı olarak biraz ağır ilerlese de doktor Jack Kevorkian'ı canlandıran Al Pacino'yu oldukça değişik bir karakterde izlemek adına kaçırılamayacak bir fırsat olabilir.

Bence Dr. Kevorkia “Kişinin ölüm hakkının” olması gerektiğine inanan ve bu uğurda hapse girmeyi göze alan, herkesin üstlenmek istemeyeceği bir role talip olmuş cesur biri. Evet, egosunun biraz yüksek olduğunu ve aldığı her kararının doğru olduğunu söyleyemeyiz ama ölümü bekleyen veya acılar içinde olan insanlara “Hayır, senin ölmek istiyor olman, benim inançlarıma ters olduğundan bunu yapamazsın” deme cüretini de göstermiyor.

Son olarak, aynı konuyu işleyen muhteşem bir başka filmden, Ramon Sampedro'nun ağzından bir replikle bitirelim.

“Yaşamanın bir hak, ama mecburiyet olmadığına inanıyorum”


Filmin sitesi:
http://www.hbo.com/movies/you-dont-know-jack/index.html

11 Mayıs 2010

Nowhere Boy

Sinemacılar Beatles'i keşfetti!

John Lennon'ın gençlik çağının anlatıldığı filmi festival kapsamında izlemiştim. Baktım ki sevdiğim müzik gruplarıyla ilgili filmler fazlalaşıyor bahsetmeden geçmeyelim, diğerlerinden de haber verelim istedim.

Başta Beatles dönemine girmeyen bir John Lennon filmi nasıl olur dedim kendi kendime, meğer bu bir Lennon’u anlama, hangi şarkıyı kime yazdığına ayma filmi-imiş. Filmin başarısı da burada gizliymiş. Bu bir “şöhret basamaklarını çıkmadan önce neydi…ne oldu” filmi değil.

Hayal edin... Kitlelerin sevgisini kazanan Lennon’un, aslında kendisinin sevgiye ne kadar ihtiyacı olduğunu…

Lennon, 15 yaşında. 5 yaşından beri Liverpool’un bir banliyösünde teyzesi Mimi ve eniştesi George ile görüntüde huzurlu bir hayat yaşarken, eniştesinin ani ölümüyle evdeki dengeler bozuluyor. Teyzenin fazla kontrollü ve ciddi oluşu, evde paylaşılması gereken acının yaşanmamasına sebep oluyor ve haliyle Lennon önce zihin olarak sonra da bedenen evden uzaklaşıyor.

Lennon tipik bir öğrenci hayatı yaşayan devamlı birileriyle alay eden, okulu kıran, sigara içen bir ergen, bir gün annesini keşfediyor ve -çok yakındaki- evinin kapısını çalma cesaretini gösteriyor. Julia, oğlunu büyük bir sevinçle karşılıyor hatta bana kalırsa ilişkileri anne-oğul için bir parça romantik bile görünüyor. Beraber geziyorlar, müzik dinliyorlar, gitar çalıyorlar... Tabi bu yakınlaşmanın Mimi Teyze tarafından fark edilmesiyle olay travmatik bir boyut kazanıyor, bir süre sonra Lennon’un geçmişi sorgulamasına sebep oluyor...
Lennnon McCartney'le dertleşen annesine soruyor:
"McCartney’s mum, “She ’ad cancer. What’s your excuse?””

Woods, Lennon’un hayatındaki bu iki kadından birine ne iyi ne de kötü demiş, biri 1950’lerin İngiltere’sinin sert ciddi kadını, diğeri de tam tersi 60ların ruhuna sahip bir hedonist.

Lennon’un aile yaşamına odaklanan filmin genel akışı içinde Beatles’ın altyapısını oluşturan elemanlarla tanışmamız,(Paul McCartney) dönemin rock’n’roll ruhu, Elvis’in müziğinin, hatta saçının bile taklit ediliyor oluşu (ki bence J.lennon bunu Elvis’e bayıldığından değil annesini mutlu etmek için yapmış) gayet doğal anlatılmış.
Lennon severler hayatını biliyordur gerçi ama olsun biz yine de filmin büyüsü bozmayalım, nasıl bittiğini söylemeyelim. Lennon’un hayatındaki bu hanımlarla nasıl başa çıktığını siz keşfedin.

Filmin sitesi:
http://www.nowhereboy.co.uk/

Filmin, Lennon'ın üvey kardeşi Julia Baird'in kitabına dayanan senaryosu, Control'ün senaristi Matt Greenhalgh tarafından yazıldığını belirtelim.

Lennon, Nowhere Boy şarkısı için demiş ki,
''Bir akşam oturmuş delirmiş bir halde, bir şarkı yazmaya çalışıyordum. farklı ve güzel olsundu isteğim. beş saat başka hiçbir şey düşünmeden kendimi paraladım ve en sonunda yorgunluktan olduğum yere yıkılıp kaldım. yerde uzanırken birden kendimi bir hiç adam olarak gördüm. neydi tüm bunlar? ve birden şarkı orada çıkıverdi''



Bir Beatles filmi de yolda:

Brit rocker Gallagher, ilk yönetmenlik denemesinde müziği merkeze alıyor. Gallagher’ın ilk film projesi, Oasis grubunun sürekli kıyaslandığı Beatles’la ilgili olacakmış.

Gallagher’ın son yıllarda çekilecek en büyük Beatles biyografisi olacak filmi, Richard DiLello’nun 1972 tarihli kitabından uyarlanacak  ve grubun 1967 ile 1970 tarihleri arasındaki yaptıklarını konu alacak .


Başka bir Beatles Projesi: ki bu bir hayli marjinal.
Gördüğümüz kadarıyla, debiyat ve sinema dünyasındaki vampir istilasından Beatles da nasibini almış. Yeni çekilecek filmde, grubun üyeleri izleyenlerin karşısına zombi olarak çıkacakmış. Alan Goldsher'ın kaleme aldığı Paul Bir Zombi/Paul is Undead adlı kitap beyazperdeye uyarlanıyor. Kitap yıllar önce ortaya atılan bir şehir efsanesine göre, P.McCartney ölmüş, yerine de ona çok benzeyen biri geçmişti. 1969'da pek çok dergini kapağına "Paul is dead" manşetleri yer almıştı. Kitapta John Lennon, önce Paul McCartney'i ardından da diğer grup elemanlarını öldürüp zombiler olarak hayata dönmelerini sağlıyor. Hayranlarının öldürüp beyinlerini yiyen grup, rakipleri zombi avcısı Mick Jagger'ı da yok etmeye çalışıyorlar.
Oldukça tuhaf bir uyarlama olan filmi bekleyip görmekten başka çaremiz yok (:


Madem 1960'lardan bahsediyoruz, ayrılık gayrılık yapmayalım. Doors belgeselini de ilan edelim: ‘When You’re Strange’

Tom Cilo’nun yönettiği The Doors belgeseli 9 Nisan’da ABD’de satışa çıkacak. Johnny Depp’in sesiyle katılıp öyküyü anlattığı ‘When You’re Strange’ adlı belgeselde Jim Morrison ve The Doors üyelerinin daha önce bilinmeyen görüntülerini kullandığını belirten yönetmen, belgeselin Oliver Stone filmi ‘The Doors’taki birçok iddiayı çürütmek için hazırlandığını söyledi.
http://www.youtube.com/watch?v=hMMo3EmIfJw

21 Nisan 2010

Gainsbourg

İstanbul Film Festivali’nin Uluslararası Yarışma Bölümü’nde gösterilen Gainsbourg, (ki kazanması pek muhtemel) Fransız şarkıcı Serge Gainsbourg’un Nazi işgalindeki Paris’te geçen çocukluğundan ölümüne kadar olan hareketli yaşam öyküsünü konu alıyor.

Filmde, hayatı boyunca protesto edilen, yasaklanan, skandallara karışan marjinal söz yazarıyla, ressam olmak isteyen çok bilmiş bir veletken tanışıyoruz ve koca burunlu bir ikona evrilene kadar olan tüm hayatına şahit oluyoruz.
Aslen çizer olan yönetmen Joann Sfar, kendi çizgi romanından uyarlanmış karakterler kullanmış filmde. Bu tipler, kendini ergenlik dönemi boyunca(belki de hayatı boyunca)çok çirkin bulan Serge’i her yerde takip eden hayali arkadaşlar. Gainsburg, çocukluğunda kendi büyük yüzünden yola çıkarak dört kollu kocaman bir kafa ile, erişkinlik yıllarında ise, kepçe kulaklı, zamanla yol göstericiye dönüşen sıska bir versiyonuyla mücadele eder durur. Annesinin “Şu kulaklarını düzelttirmedin...” sözleri, bu çirkinlik konusunun aile içinde bile “mesele” olduğunun kanıtı gibidir.

Ne var ki tipi ile ilgili bu takıntısı hayatı boyunca birbirinden güzel kadınlarla dilden dile konuşulan aşklar yaşamasına engel olmamış. Brigitte Bardot(Laetitia Casta) ve Jane Birkin’le (Lucy Gordon) ile beraberlikleri filmde de anlatıldığı üzere hem üretken hem de popüler olmuş.

Başta Eric Elmosnino olmak üzere tüm oyuncuların çok iyi iş çıkardıklarını da ekleyelim. Bu arada (filmin de ithaf edildiği) geçen yaz intihar eden Lucy Gordon’ın hem kendisi hem Jane Birkin olarak, güzelliğiyle hafızlarda uzun süre kalacağını, ölümünün beklenmeyen bir hüzün bıraktığını da söylemeliyim.

Joann Sfar, sınır tanımaz, hiçbir şeyi ya da kimseyi umursamadan hayatını kendi istediği gibi tüketmiş, bazılarına “göre” dahi, bazılarına göre “fazla marjinal” Serge Gainsbourg’u bize “hayran” kontenjanından anlatmış ve bunu yaparken kalemini sadece senaryoda değil karakterlerde de kullanıp filmi tek düzelikten kurtarmış. Özellikle film boyu süren şarkılar da sanatçının hayranlarını memnun edecektir.
Joann Sfar’ın blogu
http://www.toujoursverslouest.org/joannsfar/
Filmin sitesi
http://www.gainsbourg-lefilm.com/
Je t’aime… moi non plus
http://themusicsover.wordpress.com/2010/03/02/serge-gainsbourg
I Love You… Nor Do I
http://www.youtube.com/watch?v=YbHuOgzKl5c