7 Mart 2012

Zenne

M.Caner Alper ve Mehmet Binay’ın ilk uzun metraj filmi olan Zenne, iki yönetmenin 2007 yılında zenneler üzerine yapmayı düşündükleri belgesel projesiydi; aynı yıl, yakın arkadaşları Ahmet Yıldız’ın, eşcinsel olduğunu açıkladığı babası tarafından öldürülmesiyle proje üzücü bir motivasyonla hız kazanmış oldu. Bu anlamda senaryosu gerçek öykü ve kişilerden esinlenilerek M. Caner Alper tarafından kaleme alınan “Zenne”; muhafazakar bir ailenin çocuğu olan Ahmet, (Erkan Avcı) İstanbul’un dans kulüplerinde zennelik yapan Can (Kerem Can) ile Alman fotoğrafçı Daniel’in (Giovanni Arvaneh’nin) kesişen yollarını hikaye ediyor.
Birbirinden tamamen bağımsız insanların dostluğa dönüşen hikayesi etrafında dolanan Zenne; eşcinsellik ve töre cinayetleri gibi konulara girmeyi deniyor. Bunları anlatırken işin oluşum aşamasına bakmayı atlamıyor ve bizi muhafazakâr bir ailenin içyapısına bakmaya davet ediyor. Kendini farklı hisseden bir çocuğun üzerinde nasıl bir baskı ve korku yaratıldığına şahit oluyoruz. Bu anlamda bazı eksiklikler göze çarpsa da, filmin belirli bir farkındalık yaratmayı başaran ilk iyi örnekler arasında yerini aldığını söyleyebiliriz.

Zenne’ye getirebileceğim en büyük eleştiri; belgesel projesinin içine başka bir kaç hikayenin yedirildiğinin belli olması olabilir. Bu durum Mahsun Kırmızıgül’ün filmlerinden alışageldiğimiz “her konuya değinme, her soruna temas etme”  kaygısından kaynaklanıyor olabilir.
Ya da Alper ve Binay’ın dediği gibi içerik zenginliği…

Açıkçası, Zenne belgeseli yapmak için çıkılan yola, bir töre cinayeti bir de Afganistan geçmişi olan bir Alman fotoğrafçı eklenince ortalık biraz karışmış gibi geldi bana. Kararı size bırakıyorum.

Oyunculuklara gelince, onlar da maalesef iyi ve kötü olarak net bir şekilde ayrılıyor.
Ahmet’i canlandıran Erkan Avcı, iyi iş çıkarıyor. Sevgilisi Daniel rolündeki Alman oyuncu ise bir o kadar tutuk. Ahmet’in annesi Rüçhan Çalışkur rahatsız edecek kadar teatral. Can’a hayat veren Kerem Can, üzerinde en çok uğraş verilen isim olduğunu belli ediyor. (Almanya’da modern dans topluluğu Pina Bausch koreograflarından Daphnis Kokkinos, Türkiye’de ise Beril Şenöz ve Burçin Orhon’la filmin dans sahneleri üzerinde 7 ay çalışmış) Can’ın annesi Tilbe Saran, askerden sorunlu dönen büyük oğlu Cihan’a hayat veren Tolga Tekin adeta film içinde başka bir filmde oynuyorlarmış gibi- oldukça başarılılar.  Can’ın teyzesini canlandıran Jale Arıkan, sert görünüşlü ama iyi kalpli sevgilisi Erdal Yıldız yine iyilerden.

Özetle Zenne, iyi niyetle ortaya çıkmış bir başlangıç filmi.
Eşcinsel bir yaşam sürmenin zorlukları, askere alınma süreci (kadın gibi giyinme makyaj yapma zorunluluğu, cinsel ilişki sırasında pasif olduklarını yüzleri görülecek şekilde fotoğraf ve ya video ile belgeleme zorunluluğu) Eşcinselliğin, topluma katılmadan daha aile içinde kabul görememesi, toplumun bu konuya bakışındaki ikiyüzlülüğün deşifre edilmesi, tüm bunlar anlatmaya değer konular…
Umalım ki Zenne’nin açtığı kapıdan nice protest filmler gelsin, gelsin ki bu konuyu görmezden gelen tek bir politika-fikir üretemeyen, kendi vatandaşını korumaktan aciz devletimiz derin uykusundan uyansın.

8 Şubat 2012

The Skin I Live In

"İçinde Yaşadığım Deri" için, Pedro Almodovar’ın en karanlık filmi dersek herhalde yanlış olmaz. Orijinal hikayesi Thierry Jonquet’in “Tarantula” adlı romanına dayanan filmin senaryosunu yazmak yönetmenin tam on senesine mal olmuş. Kitapta, sosyete eğlencelerinde boy gösteren Mösyö Lefargue’un beraber olduğu güzel kadın Eve ile olan inişli çıkışlı ilişkisi anlatılırken film, hikayeyle biraz oynuyor ve sanki bu ilişkinin başlangıcına gidiyor.

Filmde, estetik cerrah Dr. Robert Ledgard (Antonio Banderas) eşinin araba kazasında aldığı korkunç yanıkları tedavi etme amacıyla canla başla suni bir deri üzerinde çalışmakta. Ancak bu süreç henüz tamamlanmadan eşi yüzünün vahametini görüp intihar ediyor. Annesinin ölümüne şahit olan Norma ise uzun süre depresyonda kalıyor ve aile hafiften dağılıyor.
Seneler sonra Norma, klinik tedavisi sona ermiş kendini toparlamış genç bir kız olarak çıkıyor karışımıza. Ne var ki bir gün -babasının gözetimindeyken- tekrar psikolojisini bozacak bir olay yaşıyor.

Bu noktadan sonra, kızını eski haline dönmesini kaldıramayan Dr.Ledgard, sadece doktorluk değil insanlık sınırlarını da zorlayacak, kendini evine kurduğu laboratuvarına kapatacaktır.
Saplantılı ve sınır tanımadan yaptığı çalışmalar sayesinde gerçekten de insan-domuz kanı karışımı suni bir deri yatacak ve bunu da gerçek insanlar üzerinde denemeye kalkışacaktır.

Almodovar’ın “Çığlık ve dehşet içermeyen bir korku filmi” diye tarif ettiği film, gerçekten sizi sadece tedirgin etmekle kalan bir gerilim. Ne bir aksiyon ne bir dramatik oyunculuk var, hatta oyunculuk bazen tepkisizlik sınırında. Filmin konusu o kadar uçlarda ki belki de bu nedenle böyle yalın bir anlatım söz konusu. Başka bir yönetmenin elinde heder olma ihtimali yüksek olan bu konu olabilecek en dengeli şekilde anlatılmış.

Yönetmenle 20 yıl sonra bir araya gelen Banderas, Frankeştayn olduğunun farkında olmayan doktor rolünde bir hayli başarılı. Elena Anaya filmi sırtlayan büyük rolün altından hiç sırıtmadan kalkabilmiş yeni bir keşif. Bu ikili filmin tüm tansiyonundan sorumlu.

Özenle iç ipucu vermeden anlatmaya çalıştığım filmi, bir iki hafta evvel, sinema kuyruğunda bir bayan sormuştu, cevabıma göre film için bilet alacaktı. İşte bu film, kısaca konusu anlatılabilen, kayıtsızca önerilebilecek bir film sayılmaz. Bayana da dediğim gibi;
“Neşelenmek için başka bir film tercih edilebilir.”
Ha en sevdiğiniz filmler listesinde "Old Boy" ilk beşteyse o ayrı.

26 Aralık 2011

The Future

“Gelecek” filminde Miranda July bizi, modern dünyanın yalnızlaştırdığı bir çiftin beraberliklerinin son dönemine götürüyor. Miranda July’nin kendisinin canlandırdığı Sophie, başlangıç seviyesindeki çocuklara bale öğretmenliği yapıyor ama esas istediği şey kendisi için yeni bir dans türü icat etmek. Jason’un ise evden dışarı çıkmasını gerektirmeyen, arayan kişiye telefonla teknik-destek sağlamasının yeterli olduğu bir işi var.
Arkadaşlarıyla ve çevreleriyle bağlarını kopartmış görünen bu yalnız çift, olaysız hayatlarına bir “yenilik” getirmeye karar veriyorlar. Bu yeniliğin adı - aynı zamanda hikayenin de anlatıcısı- sakat sokak kedisi - Paw-Paw.
Romantik-fabl devam eden filmde, (seslendirilmesini pek sevmedim) anlatıcı kedi Paw-Paw’un resmettiği çiftimiz; Otuzlu yaşlarının sonlarına gelmiş, hayatlarının monotonlaştığını fark edip bunu alelacele değiştirme çabasına girişen bir çift.  Neredeyse 40 yaşında geldikleri halde bulundukları noktadan pek memnun olmayan bir portre çiziyorlar. Bunun paralelinde hayatlarına aldıkları “tek yenilik” olan Paw-Paw onları bir anda orta yaş bunalımına sokuyor. Aniden, kedinin sorumluluğunu almak için bekleyecekleri 30 gün, gelecekleri ile ilgili bir şeyler yapmak için son zamanları oluveriyor ve bu süreyi hayatlarının son otuz günü gibi yaşamaya başlıyorlar.
Sophie ve Jason bir nevi hayata dönme ile ilişkilendirdikleri bu süreçte pek çok yeni şey yaşıyorlar.

Sophie’yi canlandıran Miranda July’nin senaristliğini ve yönetmenliğini üstlendiği film, bazı yerlerde kopuk olsa da anlatımıyla ilginç bir hale geliyor. ‘The New Adventures of Old Christine’ dizisinde Christine’nin kardeşini canlandıran Hamish Linklater, asosyal ve içine kapanık sevgili rolünde hiç fena değil.

Film, standart bir romanstan çok, içinde komedi unsurları bulunan dokunaklı bir masal gibi. O yüzden filmden çıktığınızda yüzünüzde kocama bir gülümsemeyle ayrılacağınızı düşünmeyin. Bilinen aşk filmi içeriği yok. Günümüz korkularına (kıskançlık, yalnızlık, sıradanlık) kadın-erkek ilişkilerine, modern dünyaya, sorumluluk almaktan kaçmayı bir yaşam biçimi haline getirmiş herkese hafiften dokunduruyor.
Sophie’nin “Hayatını anlamlı hale getirmek için bir şeyler yapma” adına yaratmaya çalıştığı dansın videosunu, YouTube’a koyma isteği de, muhtemelen yeniçağın sanal başarı algısına yönelik bir eleştiri olsa gerek.

Orta yaş bunalımı, gelecek endişesi, monotonlaşan ilişkiler-hayatlar, bir şeyleri değiştirme isteği.
En önemlisi de bunları hemen şimdi fark etmek!
Unutmayın geleceğe dair umutsuz olmak, şu anda umutsuz olmanızla alakalı. Bunu değiştirecek zamanımız var.
Sanırım filmin en iyi getirisi, gizliden gizliden verdiği “Zamanınızı iyi kullanın mesajı”
Yenilik arayanlar olabilir, hayatın içine sıkıştıysanız kedi almanıza gerek yok.  (:
Sıkıntıyı bırakın gitsin.

 “We’re going to love you and take care of you for the rest of your life.”

İki Film Haberi


Quentin Tarantino’nun bir süredir üzerine çalıştığı ve uğrunda “Kill Bill vol. 3″ projesini ertelediği, western türünün son halkası “Django Unchained”in çekimleri, efsane kadrosu ve merak uyandıran hikayesiyle başlamış durumda. 
Vahşi Batı'da Django isimli siyahî bir kölenin, bir Alman ödül avcısıyla birlikte karısını Leonardo DiCaprio'nun canlandıracağı kötü toprak sahibinden kurtarmaya çalışmasını anlatacak olan filmde S. Baron Cohen, köle Django'nun karısını satın alan kumarbaz Scotty'i oynayacak. 
Kadronun diğer yıldızları ise; Christoph Waltz, Jamie Foxx, Kerry Washington, Samuel L.Jackson, Don Johnson ve Kurt Russell 


Leonardo DiCaprio'nun eş zamanlı olarak yer aldığı bir diğer proje ise Amerikalu suç romanları yazarı Don Winslow'un kitabı Satori.  Hikaye, Rodney William Whitaker'ın "Travanian" takma ismiyle yazdığı efsane kitap Şibumi'de anlatılanların öncesindeki gelişmeler üzerine kurulu.
DiCaprio filmde Japonya'da büyümüş dövüş sporları ustası go* üstadı Nicholai Hel'i canlandıracağını söylersek belki kitabı okuyanlar için biraz hayal kırıklığı yaratabiliriz. 
*Go: Japon satrancı dense de Çin'den çıkma karışık bir strateji oyunudur. (Ben de 25 kyu(öğrenci) seviyesinde oynardım bir zamanlar (: Oynayacak kimse bulamayınca telefona aplikasyon olarak yükledik :) sınırlı bir oyun hafızası olduğundan strateji çözüldü 3 haftada patladı olay, ama pratik için fena değil. )

Anadolu Kartalları

Anadolu Kartalları, Hakan Evrensel'in kaleminden çıkıp Ömer Vargı'nın kamerasında hayat bulmuş, Hava Kuvvetleri'nin 100. yıl dönümü kutlayan bir film.
(Aslında filmin eleştirisi sadece bu cümle olabilir.)

Film, savaş uçağı pilotu olmaya hazırlanan Harbiyeli beş genç teğmenin pilot olma sürecindeki zorluklarla başa çıkmalarına odaklanıyor.
Yönetmen Ömer Vargı, öceki filmlerinden (Herşey Çok Güzel Olacak, Gönül Yarası ve Kabadayı) bizi karakterler ve diyaloglarının gerçekliğine alıştırdığından olsa gerek Anadolu Kartalları bu konudaki zayıflığı ile dikkat çekiyor. Problemin ana kaynağı senaryonun, dolayısıyla diyalogların iyi yazılamaması. Buna bir de başrollerin iyi kıvrılamaması eklenince filmin hikaye örgüsü (zaten zayıf) tamamen ortadan kalkmış oluyor.

Hikayede, pilot olma sürecinin getirdiği stresle uğraşan teğmen Ahmet Onur (Çağatay Ulusoy) bir yandan da sevgilisi Burcu (Hande Subaşı) ile süregelen birlikteliğini götürme çabasında. Neden çabasında? Çünkü Burcu nedense sevgilisinin bir pilot olduğu gerçeğini bir türlü idrak edememiş bir portre çiziyor. Maalesef diyalogları o kadar "Şom ağızlı" yazılmış ki (donuk oyunculuğunun da eklenmesiyle) ilk beş dakikada izleyiciyi kendinden soğutmayı başarıyor. Esas hikayesi, bu aşk hikayesi gibi okunan filmi destekleyen yan karakterler oyunculuk açısından daha başarılı. Teğmen Ahmet'in eğitmeni Kemal rolünde Engin Altan Düzyatan, destek olan komutan rolünde inandırıcı. Ahmet'in çocukluk arkadaşı aynı zamanda okul birincisi bayan pilot Ayşe rolünde Özge Özpirinçci bir Harbiyeli için minyon olsa da performans olarak başarılı.


Filmin teknolojisinden bahsedersek; Hikaye ne kadar amatörse gökyüzü çekimleri, iç çekimler, dış çekimler bir o kadar profesyonel işi. Uçuş sahneleri kesinlikle inandırıcı. Bu çekimler için Amerikan Wolfair Aviation şirketinden özel jet kiralanmış. Havada 2.5 saat HD çekim yapabilen bu jet daha önce "Iron Man" filminde kullanılmış (4 günlük bedeli 600 bin dolar) Filmdeki mezuniyet töreni sahnesi, İstanbul’da bulunan Hava Harp Okulu’nda gerçeğine uygun olarak çekilmiş.Ünlü akrobasi grubu ‘Türk Yıldızları’ ve ‘Solotürk’ te Anadolu Kartalları'na özel İstanbul Boğazı üzerinde şov uçuşu gerçekleştirmiş.
Hava Kuvvetleri paradan kısmamış. Belli.
İşte sorun da burada başlıyor. Elde bütçe var. Teknoloji var. Hava Kuvvetleri'nin sonsuz desteği var, Yönetmen var. E?
Madem bir belgesel değil, film yapmak istendi, o zaman bir zahmet sağlam bir kast ve hikaye yapacaksın ki tüm bu emekler heba olmasın.
Yoksa tüm bu pilotluk süreci, verilen emekler bir gençlik dizisi kıvamında "Kaprisli kız ve teğmenin karamsar aşkından" ileri gidemez. Adını Feriha Koydum dizisinin başrolü Çağatay Ulusoy'un televizyon dizisini kotarıyor olması, her rolün altından kalkabileceği anlamına gelmiyor. En azından şimdilik görüntü bu.

Özetle film, Hava Kuvvetleri tanıtımı dışında, savaş uçağı pilotu eğitim döneminin zorlu sürecini takip etme iyi niyetiyle yola çıkmış bir film. İçindeki aşk hikayesi filmin etkisini zayıflatsa da uçuş ve eğitim sahneleri filmi sıkılmadan izlemeniz için yeterli.
Benim bile (uçmaktan korkan biri olarak) pilot olasım geldi!

Filmin ülkemizin coğrafyası itibariyle özenle beslenip büyütülen milliyetçilik duygularını beslediğini de belirtelim. Diyeceksiniz ki "Ya zaten Hava Kuvvetleri 100. yıl şerefine çekilmiş film. Tabiiki milliyetçi bir çizgide olacak." İşte benim anlayışım da burada ayrışıyor. "Biz ne kadar iyiyiz"i vurgulayacağım diye göze sokacaksan, hem gösterip hem altyazı yazacaksan belgesel yap.

Son söz, Ne diyelim? Nefes:Vatan Sağolsun'un da senaryosu elinden çıkan, ordudan ayrılma eski üsteğmen Hakan Evrensel'den daha objektif, daha film gibi düşünülmüş senaryolar bekliyoruz.

16 Ağustos 2011

Maymunlar Cehennemi geri döndü



Sinema seyircisinin gönlünde yer etmiş filmlerden biri olan Maymunlar Cehennemi bilindiği gibi iki senede bir tozlu raflardan inip yine yeniden doğan, aslında oldukça yaşlı bir film. Şimdi de son Hollywood modası olan “serinin başına dönelim” tesirinde yeni versiyonuyla görücüye çıktı.

Önce biraz geriye gidelim,
Boulle'nin kitabına dayanarak Franklin J. Schaffner’ın yönettiği ilk film(1968) o yıllara göre oldukça üst düzey bir makyaj, efekt ve kurguya sahipti. Hatta film - öyle bir kitle yakaladı ki- 7 film, 2 televizyon dizisine sıçramakla kalmadı roman ve çizgi roman dünyasına da ilham oldu.

İlk filmde, bir grup astronot, uzun bir zaman yolculuğun sonunda uyanarak, yabancı bir gezegene iniş yapıyor, ancak burada adeta insan medeniyeti ile yer değiştirmiş bir maymun uygarlığı söz konusu. Astronotlardan George Taylor, insan avcısı maymunlar tarafından deney yapılmak üzere esir alınır. Bir kargaşa anında esaretten paçayı kurtaran Taylor, kaçtığı yerde(Yasak bölge) bambaşka bir gerçekle karşılaşır.
  

Serininin ikinci versiyonunda (1970) filme, haber alınamayan Tylor ve ekibin izini sürmek için ikinci bir ekip dahil oluyor. Bu ikinci ekipten sadece Brent, bir mağaraya saklanarak hayatta kalmayı başarıyor…
Serinin üçüncüsü “Maymunlar Cehennemi’nden kaçış” (1971) maymun bilim adamları Cornelius, Zira ve Dr. Milo’nun nükleer bombanın patlamasından önceki kaçışlarını anlatır. Taylor’un uzay gemisiyle zamanda geriye giderek 3955'ten 1973'e dönmeyi, yani Taylor ve arkadaşlarının yaptığı yolculuğun tersini gerçekleştirmeyi başarmışlardır. Onlar, yok olan bir dünyadan geriye kalan son canlılardır. Dolayısıyla şimdi gelecekten ve insanoğlunu bekleyen felaketten haberdardırlar. (tabi bu maymunlar için hayra alamet değil)
(1972) “Maymunlar Cehenneminde İsyan”
Cornelius ve Dr. Zira'nın oğlu Caesar, 20 yıl Sirk sahibi Armando tarafından saklandıktan sonra ev hayvanı olarak köleleştirilmek istenen maymunları o ve MacDonald'ın yardımlarıyla örgütleyerek gezegendeki totaliter rejime karşı isyan başlatır.
(1973) “Maymunlar gezegeni savaş”

Maymunlarla insanlar arasında barışı sağlamaya çalışan Caesar, General Aldo'nun bölücülüğüyle karşı karşıya kalır. Bu olay, iki maymun arasında ölümcül bir mücadeleye neden olur.

Ve 2001’e gelindiğinde ilk filmin yeni versiyonu Tim Burton tarafından yeniden çekildi. Filmi politikaya buladığı gerekçesiyle başarısızlıkla suçlanan filmin yönetmene en iyi getirisi muhtemelen eşi Helena Bonham Carter oldu (: 
Evet hiç bitmeyecek sandınız ama bitti. Açıkçası filmin hikayesini hiç bilmeyenlerin de az biraz fikir sahibi olmaları için böyle bir özet geçme gereği doğdu, yeni üniteye geçmek istemeyen tarih öğretmeni gibi bağlayalım:  “Bilenlere tekrar oldu  (:”

Şimdi yeni filme gelebiliriz.

Maymunlar gezegeni: Başlangıç(2011)

Serinin son filminde bu sefer, şu ana kadar anlatılanların da öncesine gidiyoruz. Serinin yaşadığımız dünya geçen tek filmi, insanlar ve maymunlar günümüzdeki hiyerarşideler. Hikayemizin odak noktasında, babasını iyileştirme adına kendini, Alzheimer tedavisini bulmaya adamış bir bilim adamı Will Rodman(James Franco) var. 
Rodman, tedaviyi geliştirmek için maymunlara beyin hücrelerini geliştiren bir serum veriyor.  Zeka düzeyinde ciddi bir ilerleme olan deney maymunu saldırgan tavırlar göstermeye başlayınca işler geri sarmaya başlıyor. Sonradan maymunun aslında-yavrusunu koruduğu için saldırganlaştığı- anlaşılıyor ancak, deney maymunlarının hepsinin uyutulduğu korkunç bir son ile noktalanmasını engelleyemiyor. Bu kötü sondan, yavru maymun(Caesar) Will Rodman’ın himayesinde kurtulmayı başarıyor. Ama bu karşılığı olan bir iyilik gibi… Rodman  Caesar üzerinde deneysel ilacı uygulamaya devam ediyor.

Bu defa insanlık, Rodman üzerinden -kurtarıcı olma- şapkası altında büyük riskler alıyor ve -her zamanki gibi- kontrolü kaybediyor. Filmin en büyük avantajı -her zaman benden duyamazsınız bunu-  CGI teknolojisi.  Filmin ana karakteri (CGI desteğiyle de olsa) Caesar’ı canlandıran Andy Serkis (nam-ı diğer Gollum) ise filmin kayda değer tek oyuncusu. Çizgi roman uyarlamalarından aşina olduğumuz James Franco ise “Milk”de Sean Penn’in sevgilisi Scott Smith rolüyle ve geçen sene “127 hours”daki performansıyla esas adam kimliğine geçebileceğini göstermişti. Bu filmde başrolü bir maymuna kaptırsa da, kendi payına düşen oyunculuğun hakkını vermiş diyebiliriz.


Özetle, film doğru yönetmenin ve iyi görüntü yönetmeninin elinde fena olmayan bir senaryonun ne kadar iyi olabileceğinin bir göstergesi gibi. Bu film, serideki gibi ciddi kültür çatışmasına girmeyen, tüm bunların öncesindeki bilincin hızlı gelişimi anlatan bir konuya odaklanıyor. Yani daha ziyade bilimin etiği, tabiat anaya müdahale etmenin bedelinin nasıl ödenebileceğinin ipuçlarını karşımıza koyuyor.  
Bu yazın en kaliteli filmi olduğunu söyleyebilirim
.  


22 Haziran 2011

Hanna


Ian McEwan’ın romanından uyarlanan “Kefaret” filmi ile dikkatleri üzerine çeken Joe Wright’ın son filmi Hanna sezona hızlı giren filmlerden. Fragmanından yeni bir türe el attığı anlaşılan yönetmenin “aksiyonda neler yapıp ettiği” merak konusu.(idi)

Hikaye kısaca,
Hanna, eski bir CIA ajanı olan babası tarafından Finlandiya'nın medeniyete uzak bir köşesinde, acımasız bir katil olarak yetiştirilmiştir. 16 yaşına gelince babası onu ilk suikastını gerçekleştirmesi için bilinçli bir şekilde “yakalatıyor” ve serüven başlıyor.
Başlarda profesyonel bir katil gibi amacına yönelik hareket eden Hanna'nın, yolculuk sırasında yaşadıkları onu varoluşsal bir sorguya sürüklüyor.

Filmin Finlandiya’nın karlı dağlarda başlayan girişi, dayanıklı bir askere dönüşen Hanna’nın hayatına girişimiz, babası ile olan ilişkisi, yaşam-ölüm ile olan ilişkisi, filmin içine kısa sürede girmemizi sağlıyor, merakımızı celp ediyor; ancak Hanna yakalandığı andan itibaren olay bir anda basitleşiyor, film yer yer kovalamaca yer yer gençlik filmine bağlıyor. Kaçmasına yardım eden (hayatın güzelliklerini öğretmekle yükümlü) ailenin akıbeti, Fas'daki sadist sarışının amcanın kazancı, 
Cate Blanchett’in oynadığı ajan Marissa karekterinin derdi anlaşılamayanlar bölümüne ekleniyor. Hanna’nın başına gelenler standarda bağladıkça biz filmden çözülüyoruz.

Joe Wright’ın yeni filmi Hanna, kanaatimce Bourne tarzı gizemli bir film gibi hayal edilmiş, ama benzer derece detaylı bir senaryo elde olmadığından sonlara doğru vasatlaşmış.

Bu arada sıkılmadan izleniyor, benim diyen aksiyon filmlerine taş çıkaracak sahneler var.  
Hanna, zeka dolu ayrıntıların konuşulacağı, hafızalarda yer edecek bir kurgusu olmayan ama yaz sezonunda iyi gidecek, gideni sıkmayacak bir film. Fragmanında daha çok gerildiğimi belirtmeliyim. Eric Bana bana yeter diyenler gitsin.