28 Haziran 2010

Ondine

Hikayeye göre;
“Eşlerinden biride deniz kızı (Amphitrite) olan deniz tanrısı Poseidon’un kızı Ondine, bir savaşçıya (Hans) aşık olur. Ondine aşkı uğruna tanrısal güçlerinden “ölümsüzlükten” vazgeçer ve bu şövalye ile evlenir. Ancak bir süre sonra Hans deniz kızından sıkılır ve başka bir kadınla onu aldatır. (Ulen mitoloji de bile aynı durum aynı :) Uğruna pek çok şeyi göze alan kızının aldatılmasına kızan Poseidon, şövalyeye büyük bir ceza verir. Şövalyeyi yaşayan bir ölüye çevirir. Soluk alma yetisini kaybeder ve kalbi atmaz, yani istemsiz hareketleri ancak istemli olarak yapması gerekmektedir. Şövalye bu duruma uzun süre dayanamaz ve öleceğini bile bile uykuya dalar. Bu yüzden doğumsal merkezi solunum yetmezliğine lanet her ne kadar deniz tanrısından da gelse Ondine’s Curse (Ondine’ın Laneti) adı verilir. (Gerçi bazı yerlerde bu cezayı kızgın hanımefendinin bizzat kendisinin de verdiği rivayet edilir.)


“Sisler dönerse ve Zümrüt Ada’nın çetin güzelliği etrafında deniz "fokurdarsa" bunun bir İrlanda masalı olduğunu bilirsiniz.”


Neil Jordan'ın “İlahların Aşkı” olarak vizyona giren yeni filmi Ondine’i için, basite indirgersek, deniz kızı efsanesinin modern bir uyarlaması diyebiliriz. Syracuse (Colin Farrell), alkol problemi yüzünden eşinden ayrılmış, kendi halinde bir balıkçı. Herkes ona sarhoş olduğu zamanki haline gönderme olarak “Circus” diyor. (ses benzerliğinden dolayı sirk manasında)
Syracuse ise iki buçuk senedir ağzına içki koymamış, hayatını kendi standardına göre olabildiğince düzeltmiş. Bunun tek sebebi ise diyaliz makinesine mahkûm kızı Annie.

Film, İrlanda’nın Cork şehrinin puslu kıyılarında başlıyor. Syracuse'un nadiren dolu çektiği balıkçı ağına bir şey takılıyor. Su yüzüne çıkan şey: Çok güzel genç bir kadın. (Alicja Bachleda) Ölmek üzereyken denizden çıkarıyor onu, yüzeye çıkınca nefes almaya başlayan kadın, ürkek tavırlar sergiliyor, hastaneye gitmek istemiyor. Aslına bakarsanız kimsenin “onu görmesini” istemiyor.

Adının “Ondine” (Dalgalarla gelen) olduğunu söyleyen bu kadın, Syracuse’un yıllar önce vefat eden annesinin evinde kalmaya başlıyor. Syracuse, kızı Annie’ye onu bir masal kahramanı gibi anlatmaya başlıyor. Ancak, bir süre sonra o masala kendi de inanıyor…

Gerçekten de, denizden gelen bu misafirin anlaşılmaz bir dilde söylediği şarkı esnasında bir anda bir sürü balık tutuyor olmaları, Annie’deki gözle görülür iyileşme ve Ondine’in çevresine getirdiği şans ve mutluluk rüzgarı, bu hikayenin bir “masala” evrilmesini oldukça kolaylaştırıyor.

Filmin merkezindeki yalnız balıkçı Colin Farrell, Syracuse rolünde sadece güzel bir performans değil, Ondine’i canlandıran rol arkadaşı Alicja Bachleda’dan bir ‘hayat arkadaşı’ çıkarmış. Farrell’ın “14 yıllık kariyeri boyunca en çok sevdiği ve geri dönmek istediği karakterin Syracuse olduğu” söyleminden anladığımız kadarıyla bu film, karakter gibi kendisine de "Aşk" getirmiş görünüyor (:

Filmin müzikleri olduğu gibi görüntüleri de güzel. Sisli puslu ve karamsar atmosferden nasıl bir deniz perisi masalı çıkar derseniz, cevap için Christopher Doyle’a başvurabilirsiniz.

Masallara inanmaya başlayın…

23 Mayıs 2010

You Don't Know Jack

“Ölümcül hastalığı olup da onuruyla ölümü seçenlere danışmanlık yapılır.”

Dr. Jack Kevorkian 1987 yılında Michingan’daki yerel bir gazeteye bu ilanı vermişti. Takip eden yıllarda 130 kişi Kevorkian’ın bu hizmetinden yararlanacaktı…

Geçtiğimiz ay Amerika’da You Don't Know Jack filminin galası yapıldı. Kevorkian filmin galasında, kendisini canlandıran Al Pacino’yla birlikte hazır bulundu.
Rain Man ve Sleepers ile tanıdığımız Barry Levinson’un yönetmenliğini yaptığı film, hastalarına kendi rızalarıyla ötanazi uygulayan Dr.Kevorkian'ın, ötenaziye karşı olanlarla giriştiği hukuk mücadelesini anlatan güzel bir biyografi örneği.

Kevorkian, staj zamanlarında bile marjinal fikirleriyle öne çıkan bir patolog. Ölüm döşeğindeki insanların fotoğraflarını çekiyor, ölen insanların kanlarını yaşayanlara enjekte edilebileceğini savunuyor. 80 sonlarında ise iyileşme umudu olmayan insanlara “yardımlı intihar” seçeneği sunuyor. Kilise, tıp dünyası ve Michigan savcılarının şiddetle karşı çıktığı toplam 130 kişinin ölümüne yardımcı olan, bunun sonucunda 1991 senesinde doktorluk yapması yasaklanan, ötenazi karşıtı bir yasa olmadığı için hapse atılamayan aykırı bir doktor. Amerikan halkı kendisine karşı ikiye bölünmüş, hayatını acı çekerek geçirmek durumunda olan hastalar ve onların “ölme hakkını” savunanlar, diğer tarafta Kevorkian’u Tanrı’yı oynadığı gerekçesiyle suçlayan muhafazakar kesim.

Film “Kişiye ait ölüm hakkı” ve “bunun bir doktor” tarafından desteklenmesi gibi oldukça hassas bir çizgide ilerliyor. Doktorluğun özüyle çelişkiye düşen bu “ölüm desteği” halkın inançlarına ve ahlak kurallarıyla çelişince Dr. Kevorkian (Bay Ölüm) Michigan halkını ve yetkilileri karşısına alıyor ve hayatını bunun mücadelesine adıyor.
Film, Kevorkia’ın kendi icadı olan, hastanın kendini zehirlemesine yarayan makine-Mercitron (merhamet makinesi) ile öldüren Alzheimer hastası Janet Atkins’den başlayıp hapse girmesine kadar olan 9 senelik periyodu anlatıyor. Eh, film bir biyografi olunca hikaye edilen kişi çok önemli oluyor tabii. Haliyle filmi beğenip beğenmemek de bununla çok ilgili.

Filmi izlemek, hikayeye bağlı olarak biraz ağır ilerlese de doktor Jack Kevorkian'ı canlandıran Al Pacino'yu oldukça değişik bir karakterde izlemek adına kaçırılamayacak bir fırsat olabilir.

Bence Dr. Kevorkia “Kişinin ölüm hakkının” olması gerektiğine inanan ve bu uğurda hapse girmeyi göze alan, herkesin üstlenmek istemeyeceği bir role talip olmuş cesur biri. Evet, egosunun biraz yüksek olduğunu ve aldığı her kararının doğru olduğunu söyleyemeyiz ama ölümü bekleyen veya acılar içinde olan insanlara “Hayır, senin ölmek istiyor olman, benim inançlarıma ters olduğundan bunu yapamazsın” deme cüretini de göstermiyor.

Son olarak, aynı konuyu işleyen muhteşem bir başka filmden, Ramon Sampedro'nun ağzından bir replikle bitirelim.

“Yaşamanın bir hak, ama mecburiyet olmadığına inanıyorum”


Filmin sitesi:
http://www.hbo.com/movies/you-dont-know-jack/index.html

11 Mayıs 2010

Nowhere Boy

Sinemacılar Beatles'i keşfetti!

John Lennon'ın gençlik çağının anlatıldığı filmi festival kapsamında izlemiştim. Baktım ki sevdiğim müzik gruplarıyla ilgili filmler fazlalaşıyor bahsetmeden geçmeyelim, diğerlerinden de haber verelim istedim.

Başta Beatles dönemine girmeyen bir John Lennon filmi nasıl olur dedim kendi kendime, meğer bu bir Lennon’u anlama, hangi şarkıyı kime yazdığına ayma filmi-imiş. Filmin başarısı da burada gizliymiş. Bu bir “şöhret basamaklarını çıkmadan önce neydi…ne oldu” filmi değil.

Hayal edin... Kitlelerin sevgisini kazanan Lennon’un, aslında kendisinin sevgiye ne kadar ihtiyacı olduğunu…

Lennon, 15 yaşında. 5 yaşından beri Liverpool’un bir banliyösünde teyzesi Mimi ve eniştesi George ile görüntüde huzurlu bir hayat yaşarken, eniştesinin ani ölümüyle evdeki dengeler bozuluyor. Teyzenin fazla kontrollü ve ciddi oluşu, evde paylaşılması gereken acının yaşanmamasına sebep oluyor ve haliyle Lennon önce zihin olarak sonra da bedenen evden uzaklaşıyor.

Lennon tipik bir öğrenci hayatı yaşayan devamlı birileriyle alay eden, okulu kıran, sigara içen bir ergen, bir gün annesini keşfediyor ve -çok yakındaki- evinin kapısını çalma cesaretini gösteriyor. Julia, oğlunu büyük bir sevinçle karşılıyor hatta bana kalırsa ilişkileri anne-oğul için bir parça romantik bile görünüyor. Beraber geziyorlar, müzik dinliyorlar, gitar çalıyorlar... Tabi bu yakınlaşmanın Mimi Teyze tarafından fark edilmesiyle olay travmatik bir boyut kazanıyor, bir süre sonra Lennon’un geçmişi sorgulamasına sebep oluyor...
Lennnon McCartney'le dertleşen annesine soruyor:
"McCartney’s mum, “She ’ad cancer. What’s your excuse?””

Woods, Lennon’un hayatındaki bu iki kadından birine ne iyi ne de kötü demiş, biri 1950’lerin İngiltere’sinin sert ciddi kadını, diğeri de tam tersi 60ların ruhuna sahip bir hedonist.

Lennon’un aile yaşamına odaklanan filmin genel akışı içinde Beatles’ın altyapısını oluşturan elemanlarla tanışmamız,(Paul McCartney) dönemin rock’n’roll ruhu, Elvis’in müziğinin, hatta saçının bile taklit ediliyor oluşu (ki bence J.lennon bunu Elvis’e bayıldığından değil annesini mutlu etmek için yapmış) gayet doğal anlatılmış.
Lennon severler hayatını biliyordur gerçi ama olsun biz yine de filmin büyüsü bozmayalım, nasıl bittiğini söylemeyelim. Lennon’un hayatındaki bu hanımlarla nasıl başa çıktığını siz keşfedin.

Filmin sitesi:
http://www.nowhereboy.co.uk/

Filmin, Lennon'ın üvey kardeşi Julia Baird'in kitabına dayanan senaryosu, Control'ün senaristi Matt Greenhalgh tarafından yazıldığını belirtelim.

Lennon, Nowhere Boy şarkısı için demiş ki,
''Bir akşam oturmuş delirmiş bir halde, bir şarkı yazmaya çalışıyordum. farklı ve güzel olsundu isteğim. beş saat başka hiçbir şey düşünmeden kendimi paraladım ve en sonunda yorgunluktan olduğum yere yıkılıp kaldım. yerde uzanırken birden kendimi bir hiç adam olarak gördüm. neydi tüm bunlar? ve birden şarkı orada çıkıverdi''



Bir Beatles filmi de yolda:

Brit rocker Gallagher, ilk yönetmenlik denemesinde müziği merkeze alıyor. Gallagher’ın ilk film projesi, Oasis grubunun sürekli kıyaslandığı Beatles’la ilgili olacakmış.

Gallagher’ın son yıllarda çekilecek en büyük Beatles biyografisi olacak filmi, Richard DiLello’nun 1972 tarihli kitabından uyarlanacak  ve grubun 1967 ile 1970 tarihleri arasındaki yaptıklarını konu alacak .


Başka bir Beatles Projesi: ki bu bir hayli marjinal.
Gördüğümüz kadarıyla, debiyat ve sinema dünyasındaki vampir istilasından Beatles da nasibini almış. Yeni çekilecek filmde, grubun üyeleri izleyenlerin karşısına zombi olarak çıkacakmış. Alan Goldsher'ın kaleme aldığı Paul Bir Zombi/Paul is Undead adlı kitap beyazperdeye uyarlanıyor. Kitap yıllar önce ortaya atılan bir şehir efsanesine göre, P.McCartney ölmüş, yerine de ona çok benzeyen biri geçmişti. 1969'da pek çok dergini kapağına "Paul is dead" manşetleri yer almıştı. Kitapta John Lennon, önce Paul McCartney'i ardından da diğer grup elemanlarını öldürüp zombiler olarak hayata dönmelerini sağlıyor. Hayranlarının öldürüp beyinlerini yiyen grup, rakipleri zombi avcısı Mick Jagger'ı da yok etmeye çalışıyorlar.
Oldukça tuhaf bir uyarlama olan filmi bekleyip görmekten başka çaremiz yok (:


Madem 1960'lardan bahsediyoruz, ayrılık gayrılık yapmayalım. Doors belgeselini de ilan edelim: ‘When You’re Strange’

Tom Cilo’nun yönettiği The Doors belgeseli 9 Nisan’da ABD’de satışa çıkacak. Johnny Depp’in sesiyle katılıp öyküyü anlattığı ‘When You’re Strange’ adlı belgeselde Jim Morrison ve The Doors üyelerinin daha önce bilinmeyen görüntülerini kullandığını belirten yönetmen, belgeselin Oliver Stone filmi ‘The Doors’taki birçok iddiayı çürütmek için hazırlandığını söyledi.
http://www.youtube.com/watch?v=hMMo3EmIfJw

21 Nisan 2010

Gainsbourg

İstanbul Film Festivali’nin Uluslararası Yarışma Bölümü’nde gösterilen Gainsbourg, (ki kazanması pek muhtemel) Fransız şarkıcı Serge Gainsbourg’un Nazi işgalindeki Paris’te geçen çocukluğundan ölümüne kadar olan hareketli yaşam öyküsünü konu alıyor.

Filmde, hayatı boyunca protesto edilen, yasaklanan, skandallara karışan marjinal söz yazarıyla, ressam olmak isteyen çok bilmiş bir veletken tanışıyoruz ve koca burunlu bir ikona evrilene kadar olan tüm hayatına şahit oluyoruz.
Aslen çizer olan yönetmen Joann Sfar, kendi çizgi romanından uyarlanmış karakterler kullanmış filmde. Bu tipler, kendini ergenlik dönemi boyunca(belki de hayatı boyunca)çok çirkin bulan Serge’i her yerde takip eden hayali arkadaşlar. Gainsburg, çocukluğunda kendi büyük yüzünden yola çıkarak dört kollu kocaman bir kafa ile, erişkinlik yıllarında ise, kepçe kulaklı, zamanla yol göstericiye dönüşen sıska bir versiyonuyla mücadele eder durur. Annesinin “Şu kulaklarını düzelttirmedin...” sözleri, bu çirkinlik konusunun aile içinde bile “mesele” olduğunun kanıtı gibidir.

Ne var ki tipi ile ilgili bu takıntısı hayatı boyunca birbirinden güzel kadınlarla dilden dile konuşulan aşklar yaşamasına engel olmamış. Brigitte Bardot(Laetitia Casta) ve Jane Birkin’le (Lucy Gordon) ile beraberlikleri filmde de anlatıldığı üzere hem üretken hem de popüler olmuş.

Başta Eric Elmosnino olmak üzere tüm oyuncuların çok iyi iş çıkardıklarını da ekleyelim. Bu arada (filmin de ithaf edildiği) geçen yaz intihar eden Lucy Gordon’ın hem kendisi hem Jane Birkin olarak, güzelliğiyle hafızlarda uzun süre kalacağını, ölümünün beklenmeyen bir hüzün bıraktığını da söylemeliyim.

Joann Sfar, sınır tanımaz, hiçbir şeyi ya da kimseyi umursamadan hayatını kendi istediği gibi tüketmiş, bazılarına “göre” dahi, bazılarına göre “fazla marjinal” Serge Gainsbourg’u bize “hayran” kontenjanından anlatmış ve bunu yaparken kalemini sadece senaryoda değil karakterlerde de kullanıp filmi tek düzelikten kurtarmış. Özellikle film boyu süren şarkılar da sanatçının hayranlarını memnun edecektir.
Joann Sfar’ın blogu
http://www.toujoursverslouest.org/joannsfar/
Filmin sitesi
http://www.gainsbourg-lefilm.com/
Je t’aime… moi non plus
http://themusicsover.wordpress.com/2010/03/02/serge-gainsbourg
I Love You… Nor Do I
http://www.youtube.com/watch?v=YbHuOgzKl5c

18 Nisan 2010

Ayrılık

Feo Aladağ’ın yönetmenliğini ve senaryosunu üstlendiği Türkçe’ye “Ayrılık” olarak çevrilen ilk filmi, Alman Film Ödülü “Lola” için bu yıl 6 dalda aday gösterildi. "Die Fremde", Almanya'daki Türk diasporasının içinde barındırdığı çözümsüzlüklere işaret eden yılın önemli filmlerinden biri olmaya aday.

Türk asıllı, Almanya doğumlu Umay,(Sibel Kekilli) beş yaşındaki oğlu ile birlikte, şiddet gördüğü kocasını Kayseri'de bırakarak Berlin'e ailesinin yanına sığınıyor. Ancak ailesi, toplumsal değerlerle kızları arasında kalıyor ve Umay, ihtiyacı olan desteği alamadığı gibi oğlunu Türkiye’ye, kocasına göndermeye zorlanıyor. Bir süre sonra kendine yeni bir hayat kurmak için gerekli gücü bulacak ancak hesap etmediği şey bu mücadelenin ne kadar tehlikeli olacağıdır.

Filmin yönetmeni, Almanya’daki Türk asıllı yönetmenlerden Züli Aladağ’ın eşi Feo Aladağ, filminde iyi bir konu ve başarılı oyuncularla çalışmış. Alman Film Akademisi tarafından açıklanan aday listesine göre “Yabancı”, en iyi film, en iyi senaryo ve en iyi yönetmen dallarında aday gösterilirken, filmde oynayan Kekilli de en iyi kadın oyuncu, Settar Tanrıöğen en iyi yardımcı oyuncu dallarında aday oldu.

Bence filmin, kadınlar için büyük bir sorunu dile getirme çabası takdir edilmeli özellikle de Avusturyalı bir bayan yönetmenin elinden çıkıyorsa.
Ben genel olarak filmi beğenmekle beraber birkaç sahnede Fatih Akın’ın Duvara Karşı filmini hatırlar gibi oldum (özellikle Kekilli’den kaynaklanan bir durum olabilir) Mekan itibariyle benzeşen bu iki film aslında konu olarak çok farklı.
Açıkçası Umay’ın çizdiği isyankarlığa varan tavır, “aslında sevecen, iyi bir babanın” vermek zorunda olduğu bir takım kararlar (filmin sonu) biraz tutarsız göründü. Özellikle de (sonları beğenmemle ünlüyümdür) fimin sonunu hiç beğenmediğimi, duygulanmam gerekirken aksine ilgimin dağıldığını söylemeliyim. Diyeceğim o ki, elbette mutlu ve ya mutsuz son yönetmenin tasarrufuna kalıyor ama dramaya drama kattığınız zaman bende şöyle bir soru oluşuyor. Film yeterince etkileyici değil miydi ki böyle bir son buldu? Son 5 dakikayı çıkardığımızda aynı etkiyi yakalıyor mu? Tartışılır.

7 Nisan 2010

Triage

"Yalnız ölüler, savaşın sonunu gördüler"

Triage, Danis Tanovic yönetmenliğini yaptığı, Scott Anderson’un aynı adlı
romanından uyarlanan, 2009 yapımı Türk seyircisinin gözünden kaçmış (seyredenler anlayacaktır)ortalama bir film. Tanovic’in bundan önce hatırladığım tek filmi de, 2002 de 11 Eylül olaylarına dair, 11 dakikalık kısa filmlerden Bosna Hersek etiketli olanıydı.
Filmin konusuna dönersek, Mark Walsh(Colin Farrell), genç bir savaş fotoğrafçısı. Görevi nedeni ile Kürdistan’da (muhtemelen Irak-Türkiye arası belirsiz bırakılmış bir bölge) bir patlamada yaralanıyor, Irak sınırında peşmergelerin tedavi edildiği triyaj alanına* götürülüyor, tedavisinin ardından New York’a sevgilisi Elena’nın yanına dönüyor ancak bir türlü eski hayatına adapte olamıyor. Aynı göreve beraber gittiği arkadaşından bir türlü haber çıkmaması ile stres seviyesi iyice yükselen Mark’ın imdadına Elena’nın yıllardır küs olduğu büyükbabası(Christopher Lee) koşuyor ve Mark’ı esas neyin rahatsız ettiğini beraberce buluyorlar.

Film, birkaç soruna birden el atma handikapına düştüğü için Tanovic, doğulu hikayeyi, batılının hikayesi kadar güçlü kurgulamamış, yani bu bir savaş karşıtı film mi? Ne? Savaş muhabiri olarak yaşadıklarını atlatamayan savaş fotoğrafçısının hikayesi, evet. Olmuş. Peki ya kalanlar ?

Hele hele o gerilla savaşı, bu sahneleri belki batılı yer ama biz, Türkiye’de bunlarla yatıp bunlarla kalkıyoruz. Türk konvoyu basıldı deniyor, ölen askerlerin üniformaları belirsiz- Arapça konuşuyorlar. Filmin bir bölümünde (bu da biraz zorlama geldi) Kürdistan haritası çizdiriliyor, Türkiye’nin doğusu komple Kürdistan gibi gözüke-cekken ekran bulanıklaşıyor. Yani bir şeyler söylemek istiyor film ama yemiyor. Cesur olamıyor. Sırf filme fon olsun diye çizilen Kürdistan haritası dayanaksız, Kürtler’de evsiz kalıyor.

Yazının başında dediğim gibi bu film Türkiye’nin gözünden kaçmış zira gösterilseydi muhakkak birileri tukaka etmiş olurdu. Hatta abartılıp yasaklama filan getirilebilirdi, umarım öyle bir şey olmaz. Özetle, film ortalama bir film, “iki savaş fotoğrafçısının başından geçenler” hikayesini merak edenler gitsin. Ben kişisel olarak tek bakış açılı savaş filmlerini sevmiyorum, özellikle "savaşta" tek bir suçlu yoktur. Taraf tutacaksanız bile konuyu iyice bir kavrayın en azından. Misal, Nefes filmi de güzel bir filmdi, o da Türkiye cephesinden bakıyordu savaşa ama en azından mantık hatası yoktu. (simgeungor.blogspot.com/2009/12/nefes.html)

Son olarak, Şahsi kanaatim odur ki, Tanovic bu filmi 5 parçaya bölseymiş, çok iyi bağımsız hikayeler yakalarmış, keşke triyaj alanındaki yürekleri parçalayan insanları, doktoru daha fazla anlatsaymış, fotoğraflara para ödeyen gazeteci “batılı” ların olaya bakışını anlatsaymış…


* (yaralanmaların aciliyetine göre sıralandığı bir çeşit sağlık alanı)

29 Mart 2010

Un Prophète

Bu senenin “En iyi yabancı film” Oscar adaylarından Un Prophète/Yeraltı Peygamberi, ödülü kaptırsa da akıllarda uzun süre kalacak bir film. 2005’de Jacques Audiard'ın, "De battre mon coeur s'est arrêté" (Kalbim bir an durdu) filminde “Konser piyanisti olmaya karar veren suçluyu” izlediğimden beri bu yönetmenden şiddet seviyesi yükseltilmiş bir film bekliyordum. Eh, film 5 sene gecikmeyle de olsa geldi.

"Un prophéte” 19 yaşında vasat suçları nedeniyle tutuklanan, okuma yazma bilmeyen, hapis hayatı için oldukça çelimsiz, Müslüman-Arap asıllı ancak dinle pek bağı olmayan, Malik Djebena'nın Fransa da bir hapishanede geçirdiği 5 yılda nasıl gerçek bir suçluya dönüştüğünün hikayesini anlatıyor.

Hapishaneyi yöneten Korsikalı çete liderinin emri ile ilk cinayetini işleyen Malik, yavaş yavaş güçleniyor ve değişiyor. Başta “Korku” motivasyonlu bu değişim’in Malik için bir yükseliş mi, yitiş mi onu bilemiyoruz. Karakterimiz hapishane içinde tam bir “tarafsız profili" çiziyor, herkese çalışıyor, herkese iş yapıyor, bir yandan çok tutarlı bir yandan tek başına kaldığında öldürdüğü kişinin hayali ile konuşacak kadar aklını kaybetmiş.

Filmde Malik’in güçlenme ve liderliğe ilerleme sürecini izlerken yanı sıra bir de İslam temelli bazı “tavırlar” fark ediyoruz, mesela arkadaşının kendisine yolladığı fotoğrafı hücresindeki duvarına asınca, yanındaki açık saçık kadın resimlerini kaldırıyor.
Kendisine özellikle hücre hapsi verdirmesinden sonra ekrana yazılan “40 gün 40 gece” ile direkt olarak Hz. Muhammed’in inzivasına (mağaralar ve tekkelerde hücrelerde yapılan uzlet ve riyazetten oluşan kırk günlük çile) gönderme yapması benim kafamda oturmamakla birlikte herhalde Malik’in liderlikte güçlenirken bir yandan da maneviyatta güçlendiğine “hidayete erdiğine” işaret etmekte.

Özetle, Audiard, bizzat senaryosunu yazdığı filmde masumiyetin suça, vicdan azabının kine dönüşebildiği bir ortamda toyluktan liderliğe evrilen bir suçludan anti kahraman yaratıyor ve siz onu sevip sevmediğinize bir türlü karar veremiyorsunuz. Filmin sonunun sürprizi ise,(Merak etmeyin sonunu söylemeyeceğim) Brecht-Weill ikilisinden çıkma "Üç kuruşluk opera"da, aynı şekilde kızacağınızı mı yoksa seveceğinizi mi bilemediğiniz başkarakter Macheath'e adanmış "Mack the knife" baladı ile sonlanması.