26 Aralık 2011

The Future

“Gelecek” filminde Miranda July bizi, modern dünyanın yalnızlaştırdığı bir çiftin beraberliklerinin son dönemine götürüyor. Miranda July’nin kendisinin canlandırdığı Sophie, başlangıç seviyesindeki çocuklara bale öğretmenliği yapıyor ama esas istediği şey kendisi için yeni bir dans türü icat etmek. Jason’un ise evden dışarı çıkmasını gerektirmeyen, arayan kişiye telefonla teknik-destek sağlamasının yeterli olduğu bir işi var.
Arkadaşlarıyla ve çevreleriyle bağlarını kopartmış görünen bu yalnız çift, olaysız hayatlarına bir “yenilik” getirmeye karar veriyorlar. Bu yeniliğin adı - aynı zamanda hikayenin de anlatıcısı- sakat sokak kedisi - Paw-Paw.
Romantik-fabl devam eden filmde, (seslendirilmesini pek sevmedim) anlatıcı kedi Paw-Paw’un resmettiği çiftimiz; Otuzlu yaşlarının sonlarına gelmiş, hayatlarının monotonlaştığını fark edip bunu alelacele değiştirme çabasına girişen bir çift.  Neredeyse 40 yaşında geldikleri halde bulundukları noktadan pek memnun olmayan bir portre çiziyorlar. Bunun paralelinde hayatlarına aldıkları “tek yenilik” olan Paw-Paw onları bir anda orta yaş bunalımına sokuyor. Aniden, kedinin sorumluluğunu almak için bekleyecekleri 30 gün, gelecekleri ile ilgili bir şeyler yapmak için son zamanları oluveriyor ve bu süreyi hayatlarının son otuz günü gibi yaşamaya başlıyorlar.
Sophie ve Jason bir nevi hayata dönme ile ilişkilendirdikleri bu süreçte pek çok yeni şey yaşıyorlar.

Sophie’yi canlandıran Miranda July’nin senaristliğini ve yönetmenliğini üstlendiği film, bazı yerlerde kopuk olsa da anlatımıyla ilginç bir hale geliyor. ‘The New Adventures of Old Christine’ dizisinde Christine’nin kardeşini canlandıran Hamish Linklater, asosyal ve içine kapanık sevgili rolünde hiç fena değil.

Film, standart bir romanstan çok, içinde komedi unsurları bulunan dokunaklı bir masal gibi. O yüzden filmden çıktığınızda yüzünüzde kocama bir gülümsemeyle ayrılacağınızı düşünmeyin. Bilinen aşk filmi içeriği yok. Günümüz korkularına (kıskançlık, yalnızlık, sıradanlık) kadın-erkek ilişkilerine, modern dünyaya, sorumluluk almaktan kaçmayı bir yaşam biçimi haline getirmiş herkese hafiften dokunduruyor.
Sophie’nin “Hayatını anlamlı hale getirmek için bir şeyler yapma” adına yaratmaya çalıştığı dansın videosunu, YouTube’a koyma isteği de, muhtemelen yeniçağın sanal başarı algısına yönelik bir eleştiri olsa gerek.

Orta yaş bunalımı, gelecek endişesi, monotonlaşan ilişkiler-hayatlar, bir şeyleri değiştirme isteği.
En önemlisi de bunları hemen şimdi fark etmek!
Unutmayın geleceğe dair umutsuz olmak, şu anda umutsuz olmanızla alakalı. Bunu değiştirecek zamanımız var.
Sanırım filmin en iyi getirisi, gizliden gizliden verdiği “Zamanınızı iyi kullanın mesajı”
Yenilik arayanlar olabilir, hayatın içine sıkıştıysanız kedi almanıza gerek yok.  (:
Sıkıntıyı bırakın gitsin.

 “We’re going to love you and take care of you for the rest of your life.”

İki Film Haberi


Quentin Tarantino’nun bir süredir üzerine çalıştığı ve uğrunda “Kill Bill vol. 3″ projesini ertelediği, western türünün son halkası “Django Unchained”in çekimleri, efsane kadrosu ve merak uyandıran hikayesiyle başlamış durumda. 
Vahşi Batı'da Django isimli siyahî bir kölenin, bir Alman ödül avcısıyla birlikte karısını Leonardo DiCaprio'nun canlandıracağı kötü toprak sahibinden kurtarmaya çalışmasını anlatacak olan filmde S. Baron Cohen, köle Django'nun karısını satın alan kumarbaz Scotty'i oynayacak. 
Kadronun diğer yıldızları ise; Christoph Waltz, Jamie Foxx, Kerry Washington, Samuel L.Jackson, Don Johnson ve Kurt Russell 


Leonardo DiCaprio'nun eş zamanlı olarak yer aldığı bir diğer proje ise Amerikalu suç romanları yazarı Don Winslow'un kitabı Satori.  Hikaye, Rodney William Whitaker'ın "Travanian" takma ismiyle yazdığı efsane kitap Şibumi'de anlatılanların öncesindeki gelişmeler üzerine kurulu.
DiCaprio filmde Japonya'da büyümüş dövüş sporları ustası go* üstadı Nicholai Hel'i canlandıracağını söylersek belki kitabı okuyanlar için biraz hayal kırıklığı yaratabiliriz. 
*Go: Japon satrancı dense de Çin'den çıkma karışık bir strateji oyunudur. (Ben de 25 kyu(öğrenci) seviyesinde oynardım bir zamanlar (: Oynayacak kimse bulamayınca telefona aplikasyon olarak yükledik :) sınırlı bir oyun hafızası olduğundan strateji çözüldü 3 haftada patladı olay, ama pratik için fena değil. )

Anadolu Kartalları

Anadolu Kartalları, Hakan Evrensel'in kaleminden çıkıp Ömer Vargı'nın kamerasında hayat bulmuş, Hava Kuvvetleri'nin 100. yıl dönümü kutlayan bir film.
(Aslında filmin eleştirisi sadece bu cümle olabilir.)

Film, savaş uçağı pilotu olmaya hazırlanan Harbiyeli beş genç teğmenin pilot olma sürecindeki zorluklarla başa çıkmalarına odaklanıyor.
Yönetmen Ömer Vargı, öceki filmlerinden (Herşey Çok Güzel Olacak, Gönül Yarası ve Kabadayı) bizi karakterler ve diyaloglarının gerçekliğine alıştırdığından olsa gerek Anadolu Kartalları bu konudaki zayıflığı ile dikkat çekiyor. Problemin ana kaynağı senaryonun, dolayısıyla diyalogların iyi yazılamaması. Buna bir de başrollerin iyi kıvrılamaması eklenince filmin hikaye örgüsü (zaten zayıf) tamamen ortadan kalkmış oluyor.

Hikayede, pilot olma sürecinin getirdiği stresle uğraşan teğmen Ahmet Onur (Çağatay Ulusoy) bir yandan da sevgilisi Burcu (Hande Subaşı) ile süregelen birlikteliğini götürme çabasında. Neden çabasında? Çünkü Burcu nedense sevgilisinin bir pilot olduğu gerçeğini bir türlü idrak edememiş bir portre çiziyor. Maalesef diyalogları o kadar "Şom ağızlı" yazılmış ki (donuk oyunculuğunun da eklenmesiyle) ilk beş dakikada izleyiciyi kendinden soğutmayı başarıyor. Esas hikayesi, bu aşk hikayesi gibi okunan filmi destekleyen yan karakterler oyunculuk açısından daha başarılı. Teğmen Ahmet'in eğitmeni Kemal rolünde Engin Altan Düzyatan, destek olan komutan rolünde inandırıcı. Ahmet'in çocukluk arkadaşı aynı zamanda okul birincisi bayan pilot Ayşe rolünde Özge Özpirinçci bir Harbiyeli için minyon olsa da performans olarak başarılı.


Filmin teknolojisinden bahsedersek; Hikaye ne kadar amatörse gökyüzü çekimleri, iç çekimler, dış çekimler bir o kadar profesyonel işi. Uçuş sahneleri kesinlikle inandırıcı. Bu çekimler için Amerikan Wolfair Aviation şirketinden özel jet kiralanmış. Havada 2.5 saat HD çekim yapabilen bu jet daha önce "Iron Man" filminde kullanılmış (4 günlük bedeli 600 bin dolar) Filmdeki mezuniyet töreni sahnesi, İstanbul’da bulunan Hava Harp Okulu’nda gerçeğine uygun olarak çekilmiş.Ünlü akrobasi grubu ‘Türk Yıldızları’ ve ‘Solotürk’ te Anadolu Kartalları'na özel İstanbul Boğazı üzerinde şov uçuşu gerçekleştirmiş.
Hava Kuvvetleri paradan kısmamış. Belli.
İşte sorun da burada başlıyor. Elde bütçe var. Teknoloji var. Hava Kuvvetleri'nin sonsuz desteği var, Yönetmen var. E?
Madem bir belgesel değil, film yapmak istendi, o zaman bir zahmet sağlam bir kast ve hikaye yapacaksın ki tüm bu emekler heba olmasın.
Yoksa tüm bu pilotluk süreci, verilen emekler bir gençlik dizisi kıvamında "Kaprisli kız ve teğmenin karamsar aşkından" ileri gidemez. Adını Feriha Koydum dizisinin başrolü Çağatay Ulusoy'un televizyon dizisini kotarıyor olması, her rolün altından kalkabileceği anlamına gelmiyor. En azından şimdilik görüntü bu.

Özetle film, Hava Kuvvetleri tanıtımı dışında, savaş uçağı pilotu eğitim döneminin zorlu sürecini takip etme iyi niyetiyle yola çıkmış bir film. İçindeki aşk hikayesi filmin etkisini zayıflatsa da uçuş ve eğitim sahneleri filmi sıkılmadan izlemeniz için yeterli.
Benim bile (uçmaktan korkan biri olarak) pilot olasım geldi!

Filmin ülkemizin coğrafyası itibariyle özenle beslenip büyütülen milliyetçilik duygularını beslediğini de belirtelim. Diyeceksiniz ki "Ya zaten Hava Kuvvetleri 100. yıl şerefine çekilmiş film. Tabiiki milliyetçi bir çizgide olacak." İşte benim anlayışım da burada ayrışıyor. "Biz ne kadar iyiyiz"i vurgulayacağım diye göze sokacaksan, hem gösterip hem altyazı yazacaksan belgesel yap.

Son söz, Ne diyelim? Nefes:Vatan Sağolsun'un da senaryosu elinden çıkan, ordudan ayrılma eski üsteğmen Hakan Evrensel'den daha objektif, daha film gibi düşünülmüş senaryolar bekliyoruz.

16 Ağustos 2011

Maymunlar Cehennemi geri döndü



Sinema seyircisinin gönlünde yer etmiş filmlerden biri olan Maymunlar Cehennemi bilindiği gibi iki senede bir tozlu raflardan inip yine yeniden doğan, aslında oldukça yaşlı bir film. Şimdi de son Hollywood modası olan “serinin başına dönelim” tesirinde yeni versiyonuyla görücüye çıktı.

Önce biraz geriye gidelim,
Boulle'nin kitabına dayanarak Franklin J. Schaffner’ın yönettiği ilk film(1968) o yıllara göre oldukça üst düzey bir makyaj, efekt ve kurguya sahipti. Hatta film - öyle bir kitle yakaladı ki- 7 film, 2 televizyon dizisine sıçramakla kalmadı roman ve çizgi roman dünyasına da ilham oldu.

İlk filmde, bir grup astronot, uzun bir zaman yolculuğun sonunda uyanarak, yabancı bir gezegene iniş yapıyor, ancak burada adeta insan medeniyeti ile yer değiştirmiş bir maymun uygarlığı söz konusu. Astronotlardan George Taylor, insan avcısı maymunlar tarafından deney yapılmak üzere esir alınır. Bir kargaşa anında esaretten paçayı kurtaran Taylor, kaçtığı yerde(Yasak bölge) bambaşka bir gerçekle karşılaşır.
  

Serininin ikinci versiyonunda (1970) filme, haber alınamayan Tylor ve ekibin izini sürmek için ikinci bir ekip dahil oluyor. Bu ikinci ekipten sadece Brent, bir mağaraya saklanarak hayatta kalmayı başarıyor…
Serinin üçüncüsü “Maymunlar Cehennemi’nden kaçış” (1971) maymun bilim adamları Cornelius, Zira ve Dr. Milo’nun nükleer bombanın patlamasından önceki kaçışlarını anlatır. Taylor’un uzay gemisiyle zamanda geriye giderek 3955'ten 1973'e dönmeyi, yani Taylor ve arkadaşlarının yaptığı yolculuğun tersini gerçekleştirmeyi başarmışlardır. Onlar, yok olan bir dünyadan geriye kalan son canlılardır. Dolayısıyla şimdi gelecekten ve insanoğlunu bekleyen felaketten haberdardırlar. (tabi bu maymunlar için hayra alamet değil)
(1972) “Maymunlar Cehenneminde İsyan”
Cornelius ve Dr. Zira'nın oğlu Caesar, 20 yıl Sirk sahibi Armando tarafından saklandıktan sonra ev hayvanı olarak köleleştirilmek istenen maymunları o ve MacDonald'ın yardımlarıyla örgütleyerek gezegendeki totaliter rejime karşı isyan başlatır.
(1973) “Maymunlar gezegeni savaş”

Maymunlarla insanlar arasında barışı sağlamaya çalışan Caesar, General Aldo'nun bölücülüğüyle karşı karşıya kalır. Bu olay, iki maymun arasında ölümcül bir mücadeleye neden olur.

Ve 2001’e gelindiğinde ilk filmin yeni versiyonu Tim Burton tarafından yeniden çekildi. Filmi politikaya buladığı gerekçesiyle başarısızlıkla suçlanan filmin yönetmene en iyi getirisi muhtemelen eşi Helena Bonham Carter oldu (: 
Evet hiç bitmeyecek sandınız ama bitti. Açıkçası filmin hikayesini hiç bilmeyenlerin de az biraz fikir sahibi olmaları için böyle bir özet geçme gereği doğdu, yeni üniteye geçmek istemeyen tarih öğretmeni gibi bağlayalım:  “Bilenlere tekrar oldu  (:”

Şimdi yeni filme gelebiliriz.

Maymunlar gezegeni: Başlangıç(2011)

Serinin son filminde bu sefer, şu ana kadar anlatılanların da öncesine gidiyoruz. Serinin yaşadığımız dünya geçen tek filmi, insanlar ve maymunlar günümüzdeki hiyerarşideler. Hikayemizin odak noktasında, babasını iyileştirme adına kendini, Alzheimer tedavisini bulmaya adamış bir bilim adamı Will Rodman(James Franco) var. 
Rodman, tedaviyi geliştirmek için maymunlara beyin hücrelerini geliştiren bir serum veriyor.  Zeka düzeyinde ciddi bir ilerleme olan deney maymunu saldırgan tavırlar göstermeye başlayınca işler geri sarmaya başlıyor. Sonradan maymunun aslında-yavrusunu koruduğu için saldırganlaştığı- anlaşılıyor ancak, deney maymunlarının hepsinin uyutulduğu korkunç bir son ile noktalanmasını engelleyemiyor. Bu kötü sondan, yavru maymun(Caesar) Will Rodman’ın himayesinde kurtulmayı başarıyor. Ama bu karşılığı olan bir iyilik gibi… Rodman  Caesar üzerinde deneysel ilacı uygulamaya devam ediyor.

Bu defa insanlık, Rodman üzerinden -kurtarıcı olma- şapkası altında büyük riskler alıyor ve -her zamanki gibi- kontrolü kaybediyor. Filmin en büyük avantajı -her zaman benden duyamazsınız bunu-  CGI teknolojisi.  Filmin ana karakteri (CGI desteğiyle de olsa) Caesar’ı canlandıran Andy Serkis (nam-ı diğer Gollum) ise filmin kayda değer tek oyuncusu. Çizgi roman uyarlamalarından aşina olduğumuz James Franco ise “Milk”de Sean Penn’in sevgilisi Scott Smith rolüyle ve geçen sene “127 hours”daki performansıyla esas adam kimliğine geçebileceğini göstermişti. Bu filmde başrolü bir maymuna kaptırsa da, kendi payına düşen oyunculuğun hakkını vermiş diyebiliriz.


Özetle, film doğru yönetmenin ve iyi görüntü yönetmeninin elinde fena olmayan bir senaryonun ne kadar iyi olabileceğinin bir göstergesi gibi. Bu film, serideki gibi ciddi kültür çatışmasına girmeyen, tüm bunların öncesindeki bilincin hızlı gelişimi anlatan bir konuya odaklanıyor. Yani daha ziyade bilimin etiği, tabiat anaya müdahale etmenin bedelinin nasıl ödenebileceğinin ipuçlarını karşımıza koyuyor.  
Bu yazın en kaliteli filmi olduğunu söyleyebilirim
.  


22 Haziran 2011

Hanna


Ian McEwan’ın romanından uyarlanan “Kefaret” filmi ile dikkatleri üzerine çeken Joe Wright’ın son filmi Hanna sezona hızlı giren filmlerden. Fragmanından yeni bir türe el attığı anlaşılan yönetmenin “aksiyonda neler yapıp ettiği” merak konusu.(idi)

Hikaye kısaca,
Hanna, eski bir CIA ajanı olan babası tarafından Finlandiya'nın medeniyete uzak bir köşesinde, acımasız bir katil olarak yetiştirilmiştir. 16 yaşına gelince babası onu ilk suikastını gerçekleştirmesi için bilinçli bir şekilde “yakalatıyor” ve serüven başlıyor.
Başlarda profesyonel bir katil gibi amacına yönelik hareket eden Hanna'nın, yolculuk sırasında yaşadıkları onu varoluşsal bir sorguya sürüklüyor.

Filmin Finlandiya’nın karlı dağlarda başlayan girişi, dayanıklı bir askere dönüşen Hanna’nın hayatına girişimiz, babası ile olan ilişkisi, yaşam-ölüm ile olan ilişkisi, filmin içine kısa sürede girmemizi sağlıyor, merakımızı celp ediyor; ancak Hanna yakalandığı andan itibaren olay bir anda basitleşiyor, film yer yer kovalamaca yer yer gençlik filmine bağlıyor. Kaçmasına yardım eden (hayatın güzelliklerini öğretmekle yükümlü) ailenin akıbeti, Fas'daki sadist sarışının amcanın kazancı, 
Cate Blanchett’in oynadığı ajan Marissa karekterinin derdi anlaşılamayanlar bölümüne ekleniyor. Hanna’nın başına gelenler standarda bağladıkça biz filmden çözülüyoruz.

Joe Wright’ın yeni filmi Hanna, kanaatimce Bourne tarzı gizemli bir film gibi hayal edilmiş, ama benzer derece detaylı bir senaryo elde olmadığından sonlara doğru vasatlaşmış.

Bu arada sıkılmadan izleniyor, benim diyen aksiyon filmlerine taş çıkaracak sahneler var.  
Hanna, zeka dolu ayrıntıların konuşulacağı, hafızalarda yer edecek bir kurgusu olmayan ama yaz sezonunda iyi gidecek, gideni sıkmayacak bir film. Fragmanında daha çok gerildiğimi belirtmeliyim. Eric Bana bana yeter diyenler gitsin.

5 Haziran 2011

Kısa Kısa


Hanna Joe Wright, 2007 de Kefaret filminde şans verdiği –sonrasında da vazgeçemediği oyuncu - Saoirse Ronan’un başroldeki yeni filmi Hanna, gerilimli bir aksiyon gibi durmakta.
The Lovely Bone’s dan hatırlayacağınız zor rolleri kıvıran genç hanım bu kez hikayenin merkezinde.
Hanna, Finlandiya’nın uzak bir yerinde dul babası-eski CIA ajanı Eric(Bana) tarafından yetiştirilen dayanıklı, iyi eğitimli bir suikastçı rolünde. Blanchett’de sürprizlerden sadece biri.
Fragman için:
http://www.rottentomatoes.com/m/hanna/trailers/
The Bourne Legacy
The Bourne Ultimatum serisi aslında mükemmel bir şekilde 3’lemiş ve nihai sona varmıştı ancak 4. Film için hazırlıklar başlamış durumda. Serinin başarılı senaristi Tony Gilroy’e emanet edilen projenin yönetmeni belirsiz.
Daha önce serinin başarısını sırtlayan yönetmen Paul Greengrass devam filmi yapmak istemediğini açıklamıştı. Matt Damon da Greengrass olmadan projeye dahil olmayacağını açıklayınca gözler yeni bir kahraman ve yönetmene çevrildi. Madem karakter de boşa çıktı neden seriye devam ediliyor onu da anlamış değiliz.
MelancholiaLars von Trier’in fragmanı bile ilginç yeni filmi Melankoli,  psikolojik olarak kaybolmuş fertlerin oluşturduğu bir ailenin hikayesine odaklamıyor. Sanırım önceki filmi Antichrist ile psikolojik gerilim türünü seven Trier bu filminde de benzer bir üslüp kullanmış.Kirsten Dunst, Charlotte Gainsbourg, Kiefer SutherlandCharlotte Rampling gibi güçlü bir kadroya sahip olan film ülkemizde ne ara gösterime girer bilemiyorum ama şans tanımak gerekir düşüncesindeyim. 
Bu arada filmin Cannes Film Festivali'ndeki gösteriminden sonra gerçekleştirilen basın toplantısında konuşan  Trier, konuşması içerisinde şakayla karışık Hitler'i anladığını ve Nazi estetiğine karşı sempati duyduğunu söylemişti. Hemen ardından "Bakalım bu sözleri nasıl toparlayacağım" diye espri yapan yönetmenin aklından neler geçiyordu bilinmez ama festivalin yönetmenler grubu kendisini istenmeyen adam ilan etti. 
Nazi şakası sadece festivaldeki varlığını değil, filminin dağıtımcı, sponsor ilişkilerini dahi etkileyecekmiş gibi görünüyor. Fragman için:
http://www.rottentomatoes.com/m/melancholia-2008/trailers/  

30 Mayıs 2011

Kar Beyaz

Sabahattin Ali'nin kısa öyküsü “Ayran”’ın sinema filmine dönüşmüş hali Kar Beyaz minimalist yaklaşımla varlığını sürdüren film furyasının son örneklerinden.
Fotoğraf sanatçısı, Selim Güneş'in yönetmenliğinde Kültür Bakanlığı tarafından desteklenmeye değer bulunan 9 projeden biri olan film; Artvin-Şavşat güzergahında ve Şavşat’ın Maden Köyü’nde çekilmiş. 


Filmin konusu, kocası hapiste olduğu için çocuklarına tek başına bakmak zorunda kalan genç bir annenin hayat mücadelesi ve bu sürecin -çocuklarına da yansıyan- bir günlük hikayesi şeklinde özetlenebilir.

Sabahattin Ali’nin kendi hikayesinde ise bu öykü biraz daha farklı. Öyküde, Anadolu’nun bir köyünde ailesinin geçimini üzerine almış küçük bir çocuğun (Hasan’ın) bir kış günü köyünden çok uzak bir tren istasyonunda ayran satmaya çalışması ve bu uğurda köye dönerken kurt saldırısına uğraması anlatılır. Hikaye son derece dokunaklı, düşündürücüdür. Dönemin zor şartlarını, yoksulluğun hudutlarını anlatan detaysız bir hikayedir. Diyalog azdır, karakterlerin öncesi sonrası belli değildir, dönem belirsizdir. Bu açıdan sinemaya aktarılabilirliği tartışılır.
Filmde ise bunların ayrı ayrı öyküsü yazılmış, dönem belli, eşin neden hapiste olduğu belli, yan karakterler var (neden öyküdeler belli değil) ha tüm bunlar çok iyi anlaşılıyor mu? Siz çok dikkatli izlerseniz yakalayabilirsiniz. Belki.

Filmin başrolünü üstlenen Hakan Korkmaz (Hasan) oldukça başarılı, rolüne iyi adapte olmuş, Sinem İslamoğlu (Anne), yoksulluğun sınırında köylü bir kadın olarak başarılı ama neden saçları doğal olmayan bir ateş kızılına boyalı onu anlayamadım.

Kar Beyaz filmi, "Beğendin mi?" sorusuna ilk 5 saniyede net bir cevap veremediğim filmlerden. Her zaman dediğim gibi görselliğin bu derece yoğun kullanımı film dinamiğinin kaybolmasına yol açıyor. 

Son söz olarak ne yazsam diye fazla düşünmeye gerek yok. Bir önceki yazım Zefir filminin son cümlesi bu film için bire bir geçerli. Aynen kopyalayalım yapıştıralım.


Zefir, Kar Beyaz, Nuri Bilge Ceylan’ı hatırlatan minimalist tarzda yapılmış filmlerden. Ağır akan sahneler, uzun planlı manzaralar, durağan insanlar, empati duyamayacağınız uzaklıkta karakterler, az diyalog, 4-5 dakikalık hareketsiz planlar… 
Bu kombinasyonlar sinema dili açısından mükemmel olabilir belki, bu konuda ahkam kesmek bana düşmez ama söylemezsem olmaz.  Ben bu tarzı sevmiyorum. Bu tarz bence biraz riskli, denge yakalanamazsa filmin temposu giderek yok oluyor ve film izleyicisini kaybetmeye başlıyor. 
Sonuçta da 80 dakikası Karadeniz belgeseli gibi devam eden filmin son 10 dakikası, tasarlanan o “şok etkiyi” yapmaya yetmiyor.