30 Mayıs 2011

Kar Beyaz

Sabahattin Ali'nin kısa öyküsü “Ayran”’ın sinema filmine dönüşmüş hali Kar Beyaz minimalist yaklaşımla varlığını sürdüren film furyasının son örneklerinden.
Fotoğraf sanatçısı, Selim Güneş'in yönetmenliğinde Kültür Bakanlığı tarafından desteklenmeye değer bulunan 9 projeden biri olan film; Artvin-Şavşat güzergahında ve Şavşat’ın Maden Köyü’nde çekilmiş. 


Filmin konusu, kocası hapiste olduğu için çocuklarına tek başına bakmak zorunda kalan genç bir annenin hayat mücadelesi ve bu sürecin -çocuklarına da yansıyan- bir günlük hikayesi şeklinde özetlenebilir.

Sabahattin Ali’nin kendi hikayesinde ise bu öykü biraz daha farklı. Öyküde, Anadolu’nun bir köyünde ailesinin geçimini üzerine almış küçük bir çocuğun (Hasan’ın) bir kış günü köyünden çok uzak bir tren istasyonunda ayran satmaya çalışması ve bu uğurda köye dönerken kurt saldırısına uğraması anlatılır. Hikaye son derece dokunaklı, düşündürücüdür. Dönemin zor şartlarını, yoksulluğun hudutlarını anlatan detaysız bir hikayedir. Diyalog azdır, karakterlerin öncesi sonrası belli değildir, dönem belirsizdir. Bu açıdan sinemaya aktarılabilirliği tartışılır.
Filmde ise bunların ayrı ayrı öyküsü yazılmış, dönem belli, eşin neden hapiste olduğu belli, yan karakterler var (neden öyküdeler belli değil) ha tüm bunlar çok iyi anlaşılıyor mu? Siz çok dikkatli izlerseniz yakalayabilirsiniz. Belki.

Filmin başrolünü üstlenen Hakan Korkmaz (Hasan) oldukça başarılı, rolüne iyi adapte olmuş, Sinem İslamoğlu (Anne), yoksulluğun sınırında köylü bir kadın olarak başarılı ama neden saçları doğal olmayan bir ateş kızılına boyalı onu anlayamadım.

Kar Beyaz filmi, "Beğendin mi?" sorusuna ilk 5 saniyede net bir cevap veremediğim filmlerden. Her zaman dediğim gibi görselliğin bu derece yoğun kullanımı film dinamiğinin kaybolmasına yol açıyor. 

Son söz olarak ne yazsam diye fazla düşünmeye gerek yok. Bir önceki yazım Zefir filminin son cümlesi bu film için bire bir geçerli. Aynen kopyalayalım yapıştıralım.


Zefir, Kar Beyaz, Nuri Bilge Ceylan’ı hatırlatan minimalist tarzda yapılmış filmlerden. Ağır akan sahneler, uzun planlı manzaralar, durağan insanlar, empati duyamayacağınız uzaklıkta karakterler, az diyalog, 4-5 dakikalık hareketsiz planlar… 
Bu kombinasyonlar sinema dili açısından mükemmel olabilir belki, bu konuda ahkam kesmek bana düşmez ama söylemezsem olmaz.  Ben bu tarzı sevmiyorum. Bu tarz bence biraz riskli, denge yakalanamazsa filmin temposu giderek yok oluyor ve film izleyicisini kaybetmeye başlıyor. 
Sonuçta da 80 dakikası Karadeniz belgeseli gibi devam eden filmin son 10 dakikası, tasarlanan o “şok etkiyi” yapmaya yetmiyor.


9 Mayıs 2011

Zefir

Zefir
Batıdan esen yumuşak bir rüzgar

Zefir,
Belma Baş'ın 2006’da çektiği Poyraz adlı kısa filminden sonraki ilk uzun metrajlı filmi.
Filme adını veren Zefir,  mecburen yaz tatilini anneanne ve dedesiyle Karadeniz sırtlarında bir yaylada geçirmekte olan yeni yetme bir kız çocuğu. Bu ‘misafirlik süreci’ aslında onun için -işi gereği- onu bırakıp giden ‘annesini bekleme sürecine’ dönüşüyor.
Yeni yaşam biçimine uyum sağlamaya çalışan Zefir’in, annesini beklerken ve onu almaya geldikten sonraki duygu durumu, filmin esas hikayesinin dayandığı temaları birer birer açığa çıkarıyor.

Annesinin gelişine dek, bulunduğu ortama ayak uyduramamış görünen Zefir’in,  annesi Ay‘ın gelmesiyle özlemi son buluyor ne var ki çok geçmeden daha uzun bir süre için kızından tekrar ayrılacağını söyleyen anne,  adına zıtlık yaratacak şekilde kızının yaşamını aydınlatamıyor. Böylece filmin de en net sezilebilen Bir anne asıl kızını böyle terk edebiliyor? sorgusu gün ışığına çıkmış oluyor.  “Batıya” başka çocukların yardımına koşmaya gidecek olan annesine  “Batıdan esen yumuşak rüzgarZefir, ilginç bir tepki veriyor.

Belma Baş, Vahide Gördüm dışında tüm oyuncu kadrosunu ailesi ve yakın dostları arasından seçmiş – ki bu özellikle başrollerde olumsuz yönde hissedilen bir durum.
Birkaç temayı metaforik olarak anlatmaya uğraşmış film, iyilik, kötülük, çocuklardaki zalim tarafı anlatmayı çok seven Haneke izleri, “Her kadın anne olmak için mi doğar?” “Kadın için iş önce gelemez mi?” gibi pek çok gizli önermeye de cevap arıyor.

 Zefir, Nuri Bilge Ceylan’ı hatırlatan minimalist tarzda yapılmış filmlerden. Ağır akan sahneler, uzun planlı manzaralar, durağan insanlar, empati duyamayacağınız uzaklıkta karakterler, az diyalog, 4-5 dakikalık hareketsiz planlar…
Bu kombinasyonlar sinema dili açısından mükemmel olabilir belki, bu konuda ahkam kesmek bana düşmez ama söylemezsem olmaz.  Ben bu tarzı sevmiyorum. Bu tarz bence biraz riskli, denge yakalanamazsa filmin temposu giderek yok oluyor ve film izleyicisini kaybetmeye başlıyor.
Sonuçta da 80 dakikası Karadeniz belgeseli gibi devam eden filmin son 10 dakikası, tasarlanan o “şok etkiyi” yapmaya yetmiyor.

28 Nisan 2011

Pina


Pina, 2009’da hayatını kaybeden büyük Alman koreograf Pina Bausch’a ithaf edilen uzun metrajlı bir dans gösterisi. Tanztheater Wuppertal Pina Bausch topluluğuyla 3D çekilmiş ‘neredeyse’ belgesel filmde, Pina’nın dansa getirdiği yenilikler, bedensel, görsel ve düşünsel bir şölene dönüşüyor.


Filmin yönetmeni
Wim Wenders, üçüncü boyutun, filmine kattığı ‘ekstra’ bir şey olmadığını, sadece “Bu dansın, üç boyutlu izlenmesi gerektiği” için filmi bu şekilde çektiğini söylemiş. Aynen dediği gibi de yapmış. Filmin 3D etkisi, herhangi bir sahnesinin ‘ruhta bıraktığı etkiden’ derin değil.
Az buçuk dansa ilgi duyan herkesin, en azından adını duyduğu bu Alman hanımın dans anlayışı –izlerken göreceksiniz- klasik danstan oldukça faklı.
Pina, her şeyden önce yerleşmiş kuralları kaldırıp yerine bambaşka hareketler eklemiş yenilikçi biri. Dans figürleri kısa diyalog ve hareket tekrarlarından oluşuyor. Koreografiye “soru sorma” dürtüsünü ekliyor. Sonra da
ne, neden, ne zaman (www) sorularını ya sözle ya da beden diliyle yanıtlıyor. Her koreografide bir hesaplaşma, bir varoluş savaşı söz konusu!
(Pedro Almodovar bir röportajında, Pina’nın kadın-erkek ilişkisini anlattığı dans gösterisini izledikten sonra, ilham alarak ‘Konuş Onunla’ adlı filmini yaptığını anlatmıştı)

Hüzün ve mizahın birleşimi bu pandomim dansını beğenmeniz için anlamanız, anlamanız için sevmeniz gerekecek. Bu da filmi anlamanız ve sevmenizle ilişkili bir durum tabiî ki.


Topluluk dansçılarının 
Pina’yı anlattıkları kısa sekanslar, büyük dansçının hayatı, aşkı, umudu nasıl algıladığını izleyiciye geçiren güzel bir kurgu yaratmışEminim film projesi başladıktan sonra kaybedilen Pina’nın, filmin gidişatında etkisi büyüktür. Topluluk dansçılarının karşılıklı konuşma sekanslarında “sanki annesini anlatan çocuklar” gibi olmaları bu özlemin taze olmasından kaynaklanıyor olabilir. Filmin dokunaklı, kasvetli yapısını biraz buna bağlamalı.

Pina, dans eden veya dansı seven herkese hitap edecek, ehil ellerde çok güzel yorumlanmış ve kurgulanmış bir dans belgeseli.
Müzikler de nefis.

Kaybolmamak için dans etmeli!
http://www.youtube.com/watch?v=cXpFD7gi8R0&feature=player_embedded

8 Nisan 2011

“Kim olarak kaybetmenin pek bir önemi yok, niye kaybettiğini sor…”


Kaybedenler Kulübü, özetle 1994 yılında Kent FM'de haftanın 3 günü, resmi olarak 22:00’de, gerçekte ise Kaan Çaydamlı ve Mete Özşener’in arzu ettikleri bir saatte başlayan, keyfe keder bir radyo programının (aslında neden 7 sene sürüp bir fenomene dönüştüğünün) hikayesi.  

Filmin konusu şöyle;
‘Asla okunmayacak’ kitaplar basan bir yayınevinin sahibi olan Kaan (Nejat İşler) ile Kadıköy’de barı olan, plak ve efemera koleksiyoncusu  Mete (Yiğit Özşener), Kent FM’de  “kendi aralarında konuşuyorlarmış”  gibi bir radyo programı yapmaktadırlar. Programdan maddi manevi bir beklentileri olmadığı gibi aslında programın belli bir konsepti de yoktur. Arayan kadınlara “Sizinle yatmış mıydık?" diye sormaları, programda bazen susup oturmaları, yayında küfretmeleri, içki içmeleri, yalnızlık, din, ölüm, seks gibi konular hakkında konuşmaları, 90’ların yaygın rekabetçi kazanma kültüründe- var olmayan- samimiyeti getirdiğinden olsa gerek, programı bir anda popülerleştirir.

Şöhretin getirdiği maddi getirileri ellerinin tersiyle iten ikili, manevi getirilerini ise geri çevirmezler. (İkili mütemadiyen kadınlarla geçici ilişkiler yaşamaktadır.)  Bu şekilde geçen çok eşli bir sürecin ardından
Kaan’ın kalbi mimar Zeynep’e(Ahu Türkpençe) takılır ve ikisi de bu aşkı -hayata bakış farklılıklarına karşı- sürdürmeye çalışırlar.

Filmin başrollerinde; Nejat İşler ve Yiğit Özşener, oldukça başarılılar. Ahu Türkpençe, sonunda süregelen ağırbaşlı-cici kız formatının dışına çıkarak oyunculuk çizgisini bir üst basamağa taşımış. Serra Yılmaz, Mete’nin güçlü aristokrat annesi rolünde gayet başarılı. Bunlar dışında diğer genç kadın oyuncuların oyunlarını ise pek beğenmedim. Lafları anlaşılmadığından, konuşmaları altyazı geçen Murat karakteri muhteşem. (yazı karakteri hiç olmamış olmasa da) Kaan’ın zorunlu ev arkadaşı rolünü üstlenen Rıza Kocaoğlu, nedense her filme konan ‘esas adamın komik arkadaşı’ olarak filmde de bulunuyor ve filmin dramatik yanını hafifletmek suretiyle üzerine düşeni yapıyor. (kız arkadaşı için aynı şeyi söyleyemeyiz)

Tolga Örnek, filminde söylenmesi bile zor olan konuların üzerine cesaretle gidebilen, yalnızlık, din, ölüm gibi konuları tartışmaya açan, toplumda köşede kalmış bireylere -bir şekilde-  ulaşabilmeyi başarmış ve nihayetinde de kitlelere yayılmış bu iki radyocunun unutulan programını tekrar hatırlatmayı amaçlamış görünüyor.

Filmin eleştiri getirebilecek tek yönü, yönetmenin filmi biraz erkek gözlüğüyle çekmiş olması olabilir. Hikaye belki de bunu gerektiriyordu ancak ibreyi az biraz daha ortalasaymış, daha iyi olurmuş gibime geliyor.

Neler eksik, Neler tam?
Filmi 2011 senesinden ayıran hiçbir şey yok. Programın 94 senesinde olduğunu bilmesek izlerken fark edebilir miydik bilemiyorum. Ne kıyafetler, ne o ruh… 90'lar Türkiye'si olmadığı gibi filmde köprünün -bugünkü ışıklandırılmış- hali dahil, pek çok güncel manzara filmin hızlı geçen İstanbul karelerinde mevcut. Ülkemize 2005 de giren Ikea çarşafları, 2002’de kurulan GFB grafitiler filmin fonunda dikkatten kaçmayan detaylar.

Özellikle Kaan’ın (Nejat İşler) alıntılar yaptığı kitaplar, şairler, felsefi konuşmalar, içi dolu muhabbetler, hep ‘erkeklere atfedilen’ bir derinlik. Kadınlara ise “sizinle yattık mı?” “ilk açılışı ne zaman yaptınız?” pompaya gidelim, pompadan gelelim… cümleleri kalıyor. Bu iki radyocunun  -eğer öyle ise - toplumla olan zıtlıkları, yalnızlıkları, derinlikleri, bulundukları hali ruhiye anlaşılmıyor. Neden kendilerini kaybeden olarak konumlandırdıklarını bilemiyoruz. Neden kadınlarla doğru iletişim kuramıyorlar. Bilemiyoruz. Akıllarda, adlarını bile bilmedikleri kadınlarla düşüp kalkan, bir yandan toplumun ‘yalnızlarını’ kucaklarken bir yandan da kadınlara karşı süper saygısız tutum sergileyen halleri kalıyor. Bu nedenle de - muhtemelen programın hitap ettiği insan katmanını simgeleyen - başörtülü kızın, radyo programını güle eğlene dinlemesi inandırıcı gelmiyor. Kaan karakteri, zaman zaman yönetmenin elinde anti hero olmak adına seyircinin empatisini yitiriyor, gerçekten aşık olduğu Zeynep’e olan samimi duyguları bile onu kurtarmıyor.

Sözün özüne gelince,
Bu iki radyocunun yaptığı, 90’ların tatsız ruh halinde bir ezber bozarak ülkeye samimiyeti hatırlatmaktı. Her ne olurlarsa olsun, herkesin özlediği dürüstlüğü ve cesareti canlı yayında yanı başımıza getirdiler. Kimse yedi senelik - karşılıklı-  paylaşımı başka türlü açıklayamaz.
Dönem dayatmasına uyup “En iyisi şunun gibi olmak” ya da
“bizim gibi olmak” değil,
 “kendileri gibi” olmakta direttiler.
Benim gibi kadın erkek arasındaki saygıyı yek tutan birini, bu akılları pompada olan iki beyefendiyle aynı frekansta buluşturan dalga boyu da budur.

Kaybedenler Kulübü, başka bir yönetmenin elinde kolaylıkla kadın düşkünü iki radyocunun hayat kesiti gibi algılanabilecekken, başrollerdeki isabet ve diyalogların iyi yazılması sonucu derli toplu bir film olarak değer kazanıyor. Konusu edilen karakterlerin öyküsü sizi sarar sarmaz ayrı konu ama Tolga Örnek seyircisini -dikkatiyle birlikte- filminde tutmayı başarıyor. Uzun zamandır ilk kez bir yerli filmde, diyalogların ve sahnelerin bütünlüğünün keyfine varabildim. Müzikler de cilası oldu. 

Filmde yer alan şarkılar, ‘Kaybedenler Kulübü’nün orijinal playlist’inden seçilmiş.
Ferdi Özbeğen’den, Moody Blues’a Mazhar Fuat Özkan’dan, Asu Maralman ve Otis Redding’e uzanan müzikler bir harika. Çıktığında filmin sountrack’ini kaçırmayın.


22 Mart 2011

The Adjustment Bureau

Geleceğimiz önceden kararlaştırılmış mı? Bütün seçimlerimiz belli bir plana göre mi belirleniyor? Yoksa kaderimiz bizim elimizde değil mi?
George Nolfi’nin yönettiği Kader Ajanları(The Adjustment Bureau) tüm bu sorulara cevap vermeye hevesli bir film olarak karşımıza çıkıyor.

Filme geçmeden yazardan bahsedelim,
Orijinal hikaye, bilim kurguların aranılan kalemi Phillip Dick’e ait. A Scanner Darkly, Azınlık Raporu ve nispeten daha geyik olan Next gibi birçok gişe filminin içinde olan Dick’in yeni senaryosu, aslında eski bir kısa öyküsünden alınma. Orijinal hikayesi, daha sıradan bir karakter olan Ed Fletcher’in çevresinde geçiyor. Şöyle bir şey;

“Ed bir gün kapıya gelen sigortacı nedeniyle işe geç kalıyor ve bu onun gün akışında bir şeylerin aksamasına sebep oluyor. İşine olması gerektiğinden geç gittiğinde, herkesin taşlaşmış olduğunu ve dokununca dağıldığını görüyor ve panik içinde eve koşup durumu eşine anlatıyor. Şoku atlatamayınca, herkesin kaderini elinde tutan yaşlı adam, ona “Durumu kendine saklamasını, her şeyin bir Plan dahilinde yürümesi gerektiğini ve plandan sapmaya izin verilmeyeceğini” anlatıyor.”

Adı ‘Ayar
Takımı’ndan’ ‘Ayar Bürosu’na’ terfi eden filmimiz, orijinal hikayeyle  –özü hariç- oldukça farklılaşmış.
Yeni versiyonda,
David Norris(Matt Damon), yükselişte olan genç bir politikacı rolünde. Seçim kampanyasında kitlesi tarafından hayli desteklenen David’in gündemi şans eseri değişiyor ve kaderi onu, aşka iten –alternatif- bir yola sürüklüyor. Ne var ki, David’in hayat çizgisini siyah ciltli defterlerinden takip eden melekler,  kendi hataları nedeniyle ortaya çıkan bu aşkı desteklemeye niyetli değiller. Durum kontrolden çıkınca da, genç politikacıyı uyarma yoluna gidiyorlar ve her şeyin belirli bir “Plan” doğrultusunda olduğunu ve -her ne olursa olsun- buna sadık kalınması gerektiğini net bir şekilde belirtiyorlar.
Ne yazık ki bu plana, David’in ilk görüşte aşık olduğu
bale dansçısı Elise(Emily Blunt) dahil değil.
Türüne romantik kovalamaca+bilim kurgu diyebileceğimiz (: Kader Ajan’ları için,
“…Nolan’ın “Başlangıç’ filmindekine benzer bir kurgu …” gibisinden bir yazı okumuştum. Bu film “Başlangıç’”ın ancak başlangıcı olabilir. Güzel film, ok ama üzerine uzun uzun kafa patlatılmış, büyük araştırılmış, kurgu ve akışı kusursuz diyemeyiz.
Kader çizgisi gibi büyük bir konuya el atan filmin en büyük handikapı, filmin kilit noktası oluşturan birkaç noktanın hiper geyik olması ve o noktadan sonra izleyicinin kendine gelememesi olabilir.
spoiler*   David’in tüm bu Plan olaylarını öğrenmesine yol açan aksaklığı hatırlayalım:
Bütün film boyunca melekler gizeme boğuluyor, fötr şapkalar, kapılardan geçmeler-başka yerlere çıkmalar, eşyaları hareket ettirmeler vs. sonunda ne oluyor. Meleğin teki uyuya kalıyor.
Nedir yani yorulmuş mu (:

Filmin göze batan minik “Hadi canım sende!” parçalarını saymazsak, aksiyonun abartılmamış olması, kader konusunda çok beylik laflara boğuluyor olmamamız ve en önemlisi
Damon ve Blunt’un, birbirlerine uyumlu kimyaları ve iyi oyunculukları filmin artıları.

Şu ara gösterimdeki filmler içinde ortalamanın üstü diyebilirim.

27 Şubat 2011

Ağaç The Tree


Julie Bertuccelli'nin (Kendisini, Kieslowski’nin Mavi ve Kırmızı’sından yardımcı yönetmen olarak hatırlayabiliriz) Cannes Film Festivali'nin kapanış gecesinde ayakta alkışlanan ilk filmi “Ağaç”ı duymuş, hakkında da pek çok yazı okumuştum. “Bu film gelene kadar sene biter, gene kopyasının peşine düşerim” düşüncesinin esiri olmuşken meğer film, vizyona 21 Ocak’ta girmiş-bitmiş bile. Bu ön yargımı “Muhtemelen gösterimde az kalmış, bu sebeple gözümden kaçmıştır” savıyla haklılaştırdıktan sonra hızlısından filmi izleme fırsatı yarattım.

Judy Pascoe’nin kitabını esas alan film, başta bir Avustralya öyküsünün, Fransız bir yönetmenin elinden çıkması konusunda sorun yaşamış. Ancak yapımcı Sue Taylor, yönetmen Bertuccelli ile tanışınca işler yoluna girmiş ve yapım süreci başlamış.

Gelelim filmin konusuna,
Dawn O’Neil’in (Charlotte Gainsbourg) küçük bir kasabada ailesiyle sakin ve mutlu
süren hayatı, eşinin ani ölümüyle allak bullak oluyor. Dört çocuğuyla baş başa kalan Dawn, yas sürecini atlatmaya çalışırken, evin küçük kızı Simone ona, babasının ruhunun bahçelerindeki ağaçta yaşadığını haber veriyor. Dawn, başta bunu kızının hayal gücü olarak görse de daha sonra, bu durum, onun için de bir kaçış noktası olmaya başlıyor…

Film, mistik bir yapıda değil, ama siz eğer mistik bir haldeyseniz sizi havaya sokacak pek çok sembol var filmde. Bahçedeki ağacın ailenin üzerindeki etkisi, köklerinin evlerine zarar verecek aşamaya gelmesi, dallarının odalara, çiçeklerinin eve dolanacağı aşamaya gelmesi gibi…

Yönetmen hanım filmi çekerken, tıpkı filmdeki gibi çok ani bir şekilde eşini kaybetmiş, bu film, ona acıyla yaşama konusunda yol gösterirken, aynı yas sürecini yaşayan Dawn karakterine de klavuz olmuş.

Sinemada, hüzünlü bir konunun melodrama kaçmadan anlatılması beni etkileyen bir durum. Bu filmin de 8 aylık bir yas sürecini anlattığı düşünülürse, bu dengenin iyi kurulduğunu söylemek gerekir. Büyük acının etkisindeki 4 çocuk ve yalnız kalan bir eşin durumu kabullenirken gösterdikleri farklılıkları izliyoruz. Bu acı azaldıkça, ailenin bahçesindeki ağacın etkisi olumludan olmusuza geçiyor. Ya da biz böyle sanıyoruz. Başka bir yönetmenin(ya da oyuncunun) elinde komik duracak pek çok sahne,(ağacın odaya girdiği sahne) en etkileyici anları oluşturabilmiş.

Filmin aksayan yönü hiç mi yok derseniz;
Bu film tam bir “ya seversiniz” “ya sevmezsiniz” filmi. IMDB puanı düşük, rottentomatoes sitesinde pek çok çürük domates yemiş. Üç seyredenden ikisi sıkıcı derse şaşırmam. Sen ne dersin derseniz, ben filmin ilk 25 dakikası muhteşem sonrası biraz daha klişe derim. Ama hafif Shyamalan izleri taşıyan, arada derede hikayeleri sevdiğimden dolayı 'izleyin' de derim.

Filmin en çok eleştirilen kısmı, insanlaştırılan ağacın, ailenin hayatına etki etme sürecinin altında aranan alt düşünce. Yani bir anlamda, yeni bir erkek arkadaş bulan eşine kızan ağaç koca –ona sinirlendiği için- hayatı zorlaştırıyor… Ve sonucunda eş -muhafazakarca olarak- yalnız bir yaşam kurmaya itiliyor...
Ya da –benim anladığım gibi- ağaç/koca başından beri “Yoluna devam etmesi” için ailesini taşınmaya zorluyor. Eşin yaşarken çalıştığı işine dikkat!

Film için, ‘Yaşam, ölüm, sevmek sevilmek ve devam etmek’ ile ilgili bir uzun cümle diyebiliriz.

24 Şubat 2011

KILL BILL VOL 3



Vernita was dead.
O-Ren was dead.
Budd was dead.
And Bill was dead.
But Elle?
Elle Driver is alive!