28 Nisan 2011

Pina


Pina, 2009’da hayatını kaybeden büyük Alman koreograf Pina Bausch’a ithaf edilen uzun metrajlı bir dans gösterisi. Tanztheater Wuppertal Pina Bausch topluluğuyla 3D çekilmiş ‘neredeyse’ belgesel filmde, Pina’nın dansa getirdiği yenilikler, bedensel, görsel ve düşünsel bir şölene dönüşüyor.


Filmin yönetmeni
Wim Wenders, üçüncü boyutun, filmine kattığı ‘ekstra’ bir şey olmadığını, sadece “Bu dansın, üç boyutlu izlenmesi gerektiği” için filmi bu şekilde çektiğini söylemiş. Aynen dediği gibi de yapmış. Filmin 3D etkisi, herhangi bir sahnesinin ‘ruhta bıraktığı etkiden’ derin değil.
Az buçuk dansa ilgi duyan herkesin, en azından adını duyduğu bu Alman hanımın dans anlayışı –izlerken göreceksiniz- klasik danstan oldukça faklı.
Pina, her şeyden önce yerleşmiş kuralları kaldırıp yerine bambaşka hareketler eklemiş yenilikçi biri. Dans figürleri kısa diyalog ve hareket tekrarlarından oluşuyor. Koreografiye “soru sorma” dürtüsünü ekliyor. Sonra da
ne, neden, ne zaman (www) sorularını ya sözle ya da beden diliyle yanıtlıyor. Her koreografide bir hesaplaşma, bir varoluş savaşı söz konusu!
(Pedro Almodovar bir röportajında, Pina’nın kadın-erkek ilişkisini anlattığı dans gösterisini izledikten sonra, ilham alarak ‘Konuş Onunla’ adlı filmini yaptığını anlatmıştı)

Hüzün ve mizahın birleşimi bu pandomim dansını beğenmeniz için anlamanız, anlamanız için sevmeniz gerekecek. Bu da filmi anlamanız ve sevmenizle ilişkili bir durum tabiî ki.


Topluluk dansçılarının 
Pina’yı anlattıkları kısa sekanslar, büyük dansçının hayatı, aşkı, umudu nasıl algıladığını izleyiciye geçiren güzel bir kurgu yaratmışEminim film projesi başladıktan sonra kaybedilen Pina’nın, filmin gidişatında etkisi büyüktür. Topluluk dansçılarının karşılıklı konuşma sekanslarında “sanki annesini anlatan çocuklar” gibi olmaları bu özlemin taze olmasından kaynaklanıyor olabilir. Filmin dokunaklı, kasvetli yapısını biraz buna bağlamalı.

Pina, dans eden veya dansı seven herkese hitap edecek, ehil ellerde çok güzel yorumlanmış ve kurgulanmış bir dans belgeseli.
Müzikler de nefis.

Kaybolmamak için dans etmeli!
http://www.youtube.com/watch?v=cXpFD7gi8R0&feature=player_embedded

8 Nisan 2011

“Kim olarak kaybetmenin pek bir önemi yok, niye kaybettiğini sor…”


Kaybedenler Kulübü, özetle 1994 yılında Kent FM'de haftanın 3 günü, resmi olarak 22:00’de, gerçekte ise Kaan Çaydamlı ve Mete Özşener’in arzu ettikleri bir saatte başlayan, keyfe keder bir radyo programının (aslında neden 7 sene sürüp bir fenomene dönüştüğünün) hikayesi.  

Filmin konusu şöyle;
‘Asla okunmayacak’ kitaplar basan bir yayınevinin sahibi olan Kaan (Nejat İşler) ile Kadıköy’de barı olan, plak ve efemera koleksiyoncusu  Mete (Yiğit Özşener), Kent FM’de  “kendi aralarında konuşuyorlarmış”  gibi bir radyo programı yapmaktadırlar. Programdan maddi manevi bir beklentileri olmadığı gibi aslında programın belli bir konsepti de yoktur. Arayan kadınlara “Sizinle yatmış mıydık?" diye sormaları, programda bazen susup oturmaları, yayında küfretmeleri, içki içmeleri, yalnızlık, din, ölüm, seks gibi konular hakkında konuşmaları, 90’ların yaygın rekabetçi kazanma kültüründe- var olmayan- samimiyeti getirdiğinden olsa gerek, programı bir anda popülerleştirir.

Şöhretin getirdiği maddi getirileri ellerinin tersiyle iten ikili, manevi getirilerini ise geri çevirmezler. (İkili mütemadiyen kadınlarla geçici ilişkiler yaşamaktadır.)  Bu şekilde geçen çok eşli bir sürecin ardından
Kaan’ın kalbi mimar Zeynep’e(Ahu Türkpençe) takılır ve ikisi de bu aşkı -hayata bakış farklılıklarına karşı- sürdürmeye çalışırlar.

Filmin başrollerinde; Nejat İşler ve Yiğit Özşener, oldukça başarılılar. Ahu Türkpençe, sonunda süregelen ağırbaşlı-cici kız formatının dışına çıkarak oyunculuk çizgisini bir üst basamağa taşımış. Serra Yılmaz, Mete’nin güçlü aristokrat annesi rolünde gayet başarılı. Bunlar dışında diğer genç kadın oyuncuların oyunlarını ise pek beğenmedim. Lafları anlaşılmadığından, konuşmaları altyazı geçen Murat karakteri muhteşem. (yazı karakteri hiç olmamış olmasa da) Kaan’ın zorunlu ev arkadaşı rolünü üstlenen Rıza Kocaoğlu, nedense her filme konan ‘esas adamın komik arkadaşı’ olarak filmde de bulunuyor ve filmin dramatik yanını hafifletmek suretiyle üzerine düşeni yapıyor. (kız arkadaşı için aynı şeyi söyleyemeyiz)

Tolga Örnek, filminde söylenmesi bile zor olan konuların üzerine cesaretle gidebilen, yalnızlık, din, ölüm gibi konuları tartışmaya açan, toplumda köşede kalmış bireylere -bir şekilde-  ulaşabilmeyi başarmış ve nihayetinde de kitlelere yayılmış bu iki radyocunun unutulan programını tekrar hatırlatmayı amaçlamış görünüyor.

Filmin eleştiri getirebilecek tek yönü, yönetmenin filmi biraz erkek gözlüğüyle çekmiş olması olabilir. Hikaye belki de bunu gerektiriyordu ancak ibreyi az biraz daha ortalasaymış, daha iyi olurmuş gibime geliyor.

Neler eksik, Neler tam?
Filmi 2011 senesinden ayıran hiçbir şey yok. Programın 94 senesinde olduğunu bilmesek izlerken fark edebilir miydik bilemiyorum. Ne kıyafetler, ne o ruh… 90'lar Türkiye'si olmadığı gibi filmde köprünün -bugünkü ışıklandırılmış- hali dahil, pek çok güncel manzara filmin hızlı geçen İstanbul karelerinde mevcut. Ülkemize 2005 de giren Ikea çarşafları, 2002’de kurulan GFB grafitiler filmin fonunda dikkatten kaçmayan detaylar.

Özellikle Kaan’ın (Nejat İşler) alıntılar yaptığı kitaplar, şairler, felsefi konuşmalar, içi dolu muhabbetler, hep ‘erkeklere atfedilen’ bir derinlik. Kadınlara ise “sizinle yattık mı?” “ilk açılışı ne zaman yaptınız?” pompaya gidelim, pompadan gelelim… cümleleri kalıyor. Bu iki radyocunun  -eğer öyle ise - toplumla olan zıtlıkları, yalnızlıkları, derinlikleri, bulundukları hali ruhiye anlaşılmıyor. Neden kendilerini kaybeden olarak konumlandırdıklarını bilemiyoruz. Neden kadınlarla doğru iletişim kuramıyorlar. Bilemiyoruz. Akıllarda, adlarını bile bilmedikleri kadınlarla düşüp kalkan, bir yandan toplumun ‘yalnızlarını’ kucaklarken bir yandan da kadınlara karşı süper saygısız tutum sergileyen halleri kalıyor. Bu nedenle de - muhtemelen programın hitap ettiği insan katmanını simgeleyen - başörtülü kızın, radyo programını güle eğlene dinlemesi inandırıcı gelmiyor. Kaan karakteri, zaman zaman yönetmenin elinde anti hero olmak adına seyircinin empatisini yitiriyor, gerçekten aşık olduğu Zeynep’e olan samimi duyguları bile onu kurtarmıyor.

Sözün özüne gelince,
Bu iki radyocunun yaptığı, 90’ların tatsız ruh halinde bir ezber bozarak ülkeye samimiyeti hatırlatmaktı. Her ne olurlarsa olsun, herkesin özlediği dürüstlüğü ve cesareti canlı yayında yanı başımıza getirdiler. Kimse yedi senelik - karşılıklı-  paylaşımı başka türlü açıklayamaz.
Dönem dayatmasına uyup “En iyisi şunun gibi olmak” ya da
“bizim gibi olmak” değil,
 “kendileri gibi” olmakta direttiler.
Benim gibi kadın erkek arasındaki saygıyı yek tutan birini, bu akılları pompada olan iki beyefendiyle aynı frekansta buluşturan dalga boyu da budur.

Kaybedenler Kulübü, başka bir yönetmenin elinde kolaylıkla kadın düşkünü iki radyocunun hayat kesiti gibi algılanabilecekken, başrollerdeki isabet ve diyalogların iyi yazılması sonucu derli toplu bir film olarak değer kazanıyor. Konusu edilen karakterlerin öyküsü sizi sarar sarmaz ayrı konu ama Tolga Örnek seyircisini -dikkatiyle birlikte- filminde tutmayı başarıyor. Uzun zamandır ilk kez bir yerli filmde, diyalogların ve sahnelerin bütünlüğünün keyfine varabildim. Müzikler de cilası oldu. 

Filmde yer alan şarkılar, ‘Kaybedenler Kulübü’nün orijinal playlist’inden seçilmiş.
Ferdi Özbeğen’den, Moody Blues’a Mazhar Fuat Özkan’dan, Asu Maralman ve Otis Redding’e uzanan müzikler bir harika. Çıktığında filmin sountrack’ini kaçırmayın.


22 Mart 2011

The Adjustment Bureau

Geleceğimiz önceden kararlaştırılmış mı? Bütün seçimlerimiz belli bir plana göre mi belirleniyor? Yoksa kaderimiz bizim elimizde değil mi?
George Nolfi’nin yönettiği Kader Ajanları(The Adjustment Bureau) tüm bu sorulara cevap vermeye hevesli bir film olarak karşımıza çıkıyor.

Filme geçmeden yazardan bahsedelim,
Orijinal hikaye, bilim kurguların aranılan kalemi Phillip Dick’e ait. A Scanner Darkly, Azınlık Raporu ve nispeten daha geyik olan Next gibi birçok gişe filminin içinde olan Dick’in yeni senaryosu, aslında eski bir kısa öyküsünden alınma. Orijinal hikayesi, daha sıradan bir karakter olan Ed Fletcher’in çevresinde geçiyor. Şöyle bir şey;

“Ed bir gün kapıya gelen sigortacı nedeniyle işe geç kalıyor ve bu onun gün akışında bir şeylerin aksamasına sebep oluyor. İşine olması gerektiğinden geç gittiğinde, herkesin taşlaşmış olduğunu ve dokununca dağıldığını görüyor ve panik içinde eve koşup durumu eşine anlatıyor. Şoku atlatamayınca, herkesin kaderini elinde tutan yaşlı adam, ona “Durumu kendine saklamasını, her şeyin bir Plan dahilinde yürümesi gerektiğini ve plandan sapmaya izin verilmeyeceğini” anlatıyor.”

Adı ‘Ayar
Takımı’ndan’ ‘Ayar Bürosu’na’ terfi eden filmimiz, orijinal hikayeyle  –özü hariç- oldukça farklılaşmış.
Yeni versiyonda,
David Norris(Matt Damon), yükselişte olan genç bir politikacı rolünde. Seçim kampanyasında kitlesi tarafından hayli desteklenen David’in gündemi şans eseri değişiyor ve kaderi onu, aşka iten –alternatif- bir yola sürüklüyor. Ne var ki, David’in hayat çizgisini siyah ciltli defterlerinden takip eden melekler,  kendi hataları nedeniyle ortaya çıkan bu aşkı desteklemeye niyetli değiller. Durum kontrolden çıkınca da, genç politikacıyı uyarma yoluna gidiyorlar ve her şeyin belirli bir “Plan” doğrultusunda olduğunu ve -her ne olursa olsun- buna sadık kalınması gerektiğini net bir şekilde belirtiyorlar.
Ne yazık ki bu plana, David’in ilk görüşte aşık olduğu
bale dansçısı Elise(Emily Blunt) dahil değil.
Türüne romantik kovalamaca+bilim kurgu diyebileceğimiz (: Kader Ajan’ları için,
“…Nolan’ın “Başlangıç’ filmindekine benzer bir kurgu …” gibisinden bir yazı okumuştum. Bu film “Başlangıç’”ın ancak başlangıcı olabilir. Güzel film, ok ama üzerine uzun uzun kafa patlatılmış, büyük araştırılmış, kurgu ve akışı kusursuz diyemeyiz.
Kader çizgisi gibi büyük bir konuya el atan filmin en büyük handikapı, filmin kilit noktası oluşturan birkaç noktanın hiper geyik olması ve o noktadan sonra izleyicinin kendine gelememesi olabilir.
spoiler*   David’in tüm bu Plan olaylarını öğrenmesine yol açan aksaklığı hatırlayalım:
Bütün film boyunca melekler gizeme boğuluyor, fötr şapkalar, kapılardan geçmeler-başka yerlere çıkmalar, eşyaları hareket ettirmeler vs. sonunda ne oluyor. Meleğin teki uyuya kalıyor.
Nedir yani yorulmuş mu (:

Filmin göze batan minik “Hadi canım sende!” parçalarını saymazsak, aksiyonun abartılmamış olması, kader konusunda çok beylik laflara boğuluyor olmamamız ve en önemlisi
Damon ve Blunt’un, birbirlerine uyumlu kimyaları ve iyi oyunculukları filmin artıları.

Şu ara gösterimdeki filmler içinde ortalamanın üstü diyebilirim.

27 Şubat 2011

Ağaç The Tree


Julie Bertuccelli'nin (Kendisini, Kieslowski’nin Mavi ve Kırmızı’sından yardımcı yönetmen olarak hatırlayabiliriz) Cannes Film Festivali'nin kapanış gecesinde ayakta alkışlanan ilk filmi “Ağaç”ı duymuş, hakkında da pek çok yazı okumuştum. “Bu film gelene kadar sene biter, gene kopyasının peşine düşerim” düşüncesinin esiri olmuşken meğer film, vizyona 21 Ocak’ta girmiş-bitmiş bile. Bu ön yargımı “Muhtemelen gösterimde az kalmış, bu sebeple gözümden kaçmıştır” savıyla haklılaştırdıktan sonra hızlısından filmi izleme fırsatı yarattım.

Judy Pascoe’nin kitabını esas alan film, başta bir Avustralya öyküsünün, Fransız bir yönetmenin elinden çıkması konusunda sorun yaşamış. Ancak yapımcı Sue Taylor, yönetmen Bertuccelli ile tanışınca işler yoluna girmiş ve yapım süreci başlamış.

Gelelim filmin konusuna,
Dawn O’Neil’in (Charlotte Gainsbourg) küçük bir kasabada ailesiyle sakin ve mutlu
süren hayatı, eşinin ani ölümüyle allak bullak oluyor. Dört çocuğuyla baş başa kalan Dawn, yas sürecini atlatmaya çalışırken, evin küçük kızı Simone ona, babasının ruhunun bahçelerindeki ağaçta yaşadığını haber veriyor. Dawn, başta bunu kızının hayal gücü olarak görse de daha sonra, bu durum, onun için de bir kaçış noktası olmaya başlıyor…

Film, mistik bir yapıda değil, ama siz eğer mistik bir haldeyseniz sizi havaya sokacak pek çok sembol var filmde. Bahçedeki ağacın ailenin üzerindeki etkisi, köklerinin evlerine zarar verecek aşamaya gelmesi, dallarının odalara, çiçeklerinin eve dolanacağı aşamaya gelmesi gibi…

Yönetmen hanım filmi çekerken, tıpkı filmdeki gibi çok ani bir şekilde eşini kaybetmiş, bu film, ona acıyla yaşama konusunda yol gösterirken, aynı yas sürecini yaşayan Dawn karakterine de klavuz olmuş.

Sinemada, hüzünlü bir konunun melodrama kaçmadan anlatılması beni etkileyen bir durum. Bu filmin de 8 aylık bir yas sürecini anlattığı düşünülürse, bu dengenin iyi kurulduğunu söylemek gerekir. Büyük acının etkisindeki 4 çocuk ve yalnız kalan bir eşin durumu kabullenirken gösterdikleri farklılıkları izliyoruz. Bu acı azaldıkça, ailenin bahçesindeki ağacın etkisi olumludan olmusuza geçiyor. Ya da biz böyle sanıyoruz. Başka bir yönetmenin(ya da oyuncunun) elinde komik duracak pek çok sahne,(ağacın odaya girdiği sahne) en etkileyici anları oluşturabilmiş.

Filmin aksayan yönü hiç mi yok derseniz;
Bu film tam bir “ya seversiniz” “ya sevmezsiniz” filmi. IMDB puanı düşük, rottentomatoes sitesinde pek çok çürük domates yemiş. Üç seyredenden ikisi sıkıcı derse şaşırmam. Sen ne dersin derseniz, ben filmin ilk 25 dakikası muhteşem sonrası biraz daha klişe derim. Ama hafif Shyamalan izleri taşıyan, arada derede hikayeleri sevdiğimden dolayı 'izleyin' de derim.

Filmin en çok eleştirilen kısmı, insanlaştırılan ağacın, ailenin hayatına etki etme sürecinin altında aranan alt düşünce. Yani bir anlamda, yeni bir erkek arkadaş bulan eşine kızan ağaç koca –ona sinirlendiği için- hayatı zorlaştırıyor… Ve sonucunda eş -muhafazakarca olarak- yalnız bir yaşam kurmaya itiliyor...
Ya da –benim anladığım gibi- ağaç/koca başından beri “Yoluna devam etmesi” için ailesini taşınmaya zorluyor. Eşin yaşarken çalıştığı işine dikkat!

Film için, ‘Yaşam, ölüm, sevmek sevilmek ve devam etmek’ ile ilgili bir uzun cümle diyebiliriz.

24 Şubat 2011

KILL BILL VOL 3



Vernita was dead.
O-Ren was dead.
Budd was dead.
And Bill was dead.
But Elle?
Elle Driver is alive!

16 Şubat 2011

İncir Reçeli


Sevgililer gününe nişanlanan aşk filmi bolluğu arasında ilk durağım Aytaç Ağırlar’ın ilk filmi İncir Reçel'i oldu. Konusu, oyuncuları ya da yönetmeni hakkında hiçbir şey bilmeden gittiğim film, benim için tam bir muammaydı. (Ta ki başlayana kadar)

Filmin esas hikayesi -herkesin özenle sakladığı- bir “sırra” dayanıyor. İzleyici tarafından kısa sürede keşfedilse de vizyona yeni girdiği için esas olayı söyleyip tadınızı kaçırmak niyetinde değilim, kaldı ki filme getireceğim en hafif eleştiri filmin bu yönü.

İncir Reçeli, aynı konuya ve isme sahip 2009 yapımı bir kısa filmin uzun metraja dönüşmüş hali. Muhtemelen kısa versiyon daha iyidir zira filmdeki yeme, içme ve not kağıdı koparma sahnelerini kaldırsak zaten kısa haline geri dönülmüş oluyor.

Filmi, malum ‘gizemli bölüme’ girmeden anlatmaya çalışalım;
Televizyon için skeç yazarak hayatını kazanan, devamlı geri çevrilse de ‘bir gün’ senaryolarından birinin filme çekilmesi hayaliyle yaşayan Metin, yapımcılar tarafından (yine) reddedildiği günün sonunda efkar dağıtmak için arkadaşının barına gider. Barda dut kıvamına gelmiş Duygu ile karşılaşır, gecenin sonunda evine dönemeyecek kadar sarhoş olan kızı misafir etmek de ona kalır. Yanlış anlaşılma olmasın! Metin kanepede yatar, kalktığında ise Duygu gitmiştir.

Hep aynı barda ve hep aynı müzik eşliğinde dans edip sarhoş olmayı çok seven Duygu, Metin’in evinde sık sık misafir olmaya başlar. Bir süre sonra ev arkadaşlığına dönüşen bu ilişki Duygu’nun aniden ‘ortadan kaybolmalarına’ ve ‘ulaşılamıyor’ olmasına rağmen aşka dönüşür. Güzel sofralar hazırlayıp mütemadiyen yiyip içen ikili, günlerce aynı yatakta sarılmak suretiyle uyur ve iki erişkin oldukları halde bu durumu bir türlü sorgulamazlar.
Oyunculara gelince; başroldeki ikiliyi çok büyük uyum içinde gördüğümü söyleyemem. Çizilen tiplerin ve diyalogların klişe olması, oyuncuların elini kolunu bağlayan bir durum olabilir. Bunu kişisel yetenekle bağdaştırmamak lazım. Yan karakterler anlatmaya çalıştığım şeyin tam örneği, Metin karakterinin komik kankası Erol. (Sinan Çalışkanoğlu) Fotoğraf kursuna gittiği halde, 30 cm’den yakın berbat fotoğraflar çeken, filmde var olma amacı ne olduğu bilinmeyen bir kişi. O kadar boş bir karakter ki Barbara Laurens’in canlandırdığı Liza karakterine duyduğu aşka bile inanmadık. Böylece filmdeki ikincil aşk bile heba olup gitti.




Aşk filmlerine bir türlü ısınamıyorum, bu döngüye yeni bir kurgu girsin istiyorum açıkçası ama bir türlü olamıyor. Maalesef bu son örnek de izleyiciyi ‘muhteşem aşka’ inandırabilme becerisinden yoksun.

İncir Reçeli, sonunda büyük bir sürpriz saklıyor-muş gibi duran, ama filmin daha başından, sonunun anlaşıldığı bir senaryoya sahip. Hatta kapalı bir şekilde örnek verelim; Metin karakteri filmin sonuna doğru (en iq’su düşük izleyicinin bile anladığı) pek ortada olan bir gerçeğe bile vakıf olamıyor, bu şekilde sonuna gelinen filmi de giderayak iyice sahteleştiriyor.

Son söz olarak ne diyelim,
İncir Reçeli, 'beraber yaşamanın çok orijinal geldiği' ya da 'ne kadar çok içsek o kadar iyi olur' düşüncelerinin hakim olduğu yıllara bizi geri götüren liseli bir aşk filmi. 
Reçel seviyorsanız gidin (: ama kıvamı tutmamış.
Benden söylemesi.

31 Ocak 2011

Black Swan(Siyah Kuğu)

Darren Aronofsky, Bir Rüya İçin Ağıt’tan(Requiem For A Dream) sonra, ‘daha depresif’ bir film yapamaz diye düşünürken, kendisi bu hipotezime yeni filmi Black Swan ile cevap veriyor. Koşullara göre değişen insan psikolojisi üzerine tez yazma aşamasına gelen yönetmen, filminde Kuğu Gölü Bale’sinde sergileyeceği performans uğruna benliğini yitirme sürecine giren baş balerin Nina’nın hikayesini anlatıyor. Ama ne anlatmak!

Kuğu Gölü…
Pyotr Ilyich Tchaikovsky’nin 1871 yılında yeğenleri için eğlensinler diye yazdığı oyun, ailenin paraya ihtiyacı olması üzerine 1875’de tam uzunlukta bir bale olarak tekrar bestelenmiş.
Eserin hikayesi kısaca şöyle;
“Prens Siegfried’in göl kenarında dolaşırken ortaya çıkan bir kuğu, ona prenses Odette olduğunu, büyücü Rothbart’ın kuğu şekline soktuğu kızlardan biri olduğunu anlatır. Büyünün bozulması için “Bir erkeğin kızlardan birisine âşık olup –sadece onun- aşkına yemin etmesi gerekmektedir. Prens Odette’e âşık olur.
Onuruna verilen doğum günü balosunda Prens, kendisine tanıtılan kızlardan birini evlenmek için seçmek durumundadır. Baloya baron kılığına girmiş büyücü Rothbart ile Odette’in yüzünü kullanan kızı Odile de gelir. Prens, Odile’in Odette olduğunu zannederek onu sevdiğine dair yemin eder.
İhanete uğrayan Odette, ölmek ister. Bağışlanmak için göle gelen prens Odette’e yalvarıp aşkını kabul ettirir. Bu sırada büyücü Rothbart prense ettiği yemini hatırlatır. Odette’ten ayrılmak istemeyen prens büyücü ile kavga edip onu öldürür. Rothbart’ın ölümü ile gölün üzerindeki büyü kalkar ve kuğular birer genç kız olur. Prens Siegfried ve Prenses Odette de birbirlerine kavuşur.”
*Ancak filmdeki versiyonda, (New York Balesi’nde) hikayenin sonu bir trajediye bağlanıyor. Prensin ihanetine uğrayan Odette kendini öldürüyor ve perde kapanıyor.

Bazı filmleri anlatmakta -ya da şöyle diyelim- nesini beğendiğimi yazmakta zorlanırım. Lynch ve ya Trier gibi yönetmenlerin filmleri bu kategoriye girer. Ben, sinemada takip etmeyi, olayları birleştirmeyi, tahmin etmeyi sever izleyici grubuna girdiğimden dolayı bu tip filmler otomatikman benim favori listeme girerler. O yüzden baştan söyleyeyim. Filmi izlerken epey gerildim, birkaç kez yerimden sıçradım, yer yer nefesimi tuttum, ruhum tam bir huzursuzluk içinde sıkıştı kaldı.
Ama Black Swan’ı beğendim (:

Gelelim filme,
Baş balerin rolü için seçim muhteşem!
Aronofsky, Star Wars prensesinden(Natalie Portman)  olağanüstü bir performans çıkararak, onu primadonna Nina Sayers’a dönüştürüyor. Rolü için 9 kilo veren, 6 ay süresince her gün 8 saat bale çalışan, Portman, etrafa her daim hüzünle bakan, kırılgan hali ile bizi (kanatları çıkmadan önce) zarif bir kuğu olduğuna inandırmayı başarıyor.
Güzel giriyoruz filme;
Sanki içinde tahta yokmuş gibi- zerafet timsali pembe ‘pointe shoes’lar. İpleri çözülüyor, kullanılmaktan tozlanmış, eskimiş. İçinden yorgun ayaklar çıkıyor, ezilmiş parmaklar, kırılmış, kanamış tırnaklar. ‘
Ellerle gözleri kapattıran’ sahnelerden sadece biri…
(Ki biz ne kafa kopmalar, ne kanlı sahneler gördük, vahşetler izledik beyazperde -gözümüzü kırpmadık)

Nina, New York’da sergilenecek Kuğu Gölü Balesi’nde baş balerin olabilmek için yanıp tutuşan oldukça yetenekli bir balerin. Göz kamaştırıcı güzelliği, naifliği ve kırılganlığı ile gösterideki Beyaz Kuğu rolü için adeta ‘biçilmiş kaftan’. Sorun şu ki, Nina’nın gösteride daha şeytani, daha şehvetli ikincil bir karakteri de canlandırması gerekmekte –ki topluluğa yeni katılan balerin (Lily) cüretkarlığı ve seksapeli ile Nina’nın zıttı yani, tam bir “Siyah Kuğu”.
Nina, iki rolü de mükemmel yapabilmek adına ‘içindeki kötüyü keşfetmeye’ karar veriyor.
Ne pahasına olursa olsun.

Black Swan, ‘balerinlerin rol kapma mücadelelerinin’ anlatıldığı dans temalı filmlerin son örneği.  Bunlardan biri Aronofsky’nin de bazı çekim teknikleri aldığını belirttiği Red Shoes (1948) ve The Turning Point (1977). Yönetmen bu filmlerden çıkış noktası olarak feyz alsa da kendi filminde üslup tamamen değişiyor, farklılaşıyor. Performansı hayatının, belki de zihninin önüne alan bir balerin merkeze konuyor. Zaman zaman sürreale bağlayan film, izleyeni, gördüğü şeyin gerçek olup olmadığı kaygısına düşürüyor. Mekan seçimlerinde yaratılan klostrofobik dünya, (oyuncaklarla dolu pembe duvarlı -çocuk odası) Nina’nın annesi ile olan ürpertici ilişkisi, filmin genelinde var olan cinselliğin itici kullanımı (Polanski izleri), hemen her sahnedeki ayna kullanımları, renk kullanımları, müzik kamera…
Hepsi tek bir düşünceyi güçlendiriyor.
Hangisi gerçek? 
Bale kariyerini bırakmak zorunda kalan bir annenin baskısı altında ruhu ezilen Nina’nın tabiri caizse “İplerinin nerde koptuğunun” anlaşılma isteği…

Ve son sahne!
(Kuğu Gölü’nü canlı izleyenler filmin ne hissettirdiğini daha iyi anlayabilir belki)  Anlatmak olmaz tabii. Ama şu kadarını söyleyelim. Neden o kadar sıkıştı kalbimiz? Kırık tırnaklara, deri soymalara katlandık? (Katlandık diyorum çünkü biz de o acıları Nina ile bire bir yaşadık/hissettik)

Çünkü “Kusursuza” ulaştık. Bunun bir bedeli vardı. Nina içindeki kötüyü çıkardı ve
‘mükemmele’ bu şekilde erişti. Yani ‘dengeyi’ buldu.

‘Birey’ olabilmek kolay değil. Acılı bir süreç olsa da insanın ‘öz inşası’ için bu yolda cesaretle yürümesi gerekir.
Bu uğurda sana engel olan her ne ise,
Bazen “masumiyetin”, bazen “korkuların” bazen “rakiplerin” onları bu yolda öldürmen gerekebilir.
Rakibin kendin olsa bile!